bumerang

16 Ağustos 2012 Perşembe

Tarihte Türklük / Prof. Dr. László Rásonyi

Giriş
Türklerin Anayurdu

Batılı milletlerin ortaya çıkışlarından daha önce Türklük, dünyamızın en büyük sahnesini teşkil eden Eurasia’nın her çağında ve her köşesinde büyük bir rol oynamıştır.

Çağımızın Rus tarihçileri Eurasia sözü ile yalnız Kuzey Eurasia’yı kastetmişlerdir. Halbuki, Eurasia Avrupanın doğu, Asya’nın orta ve kuzey kesimlerini kaplayan, kapalı tarihî ve coğrafî birlik arz eden, kendine has yaşayış tarzı ile önem kazanan ve iki kıt’a arasında adetâ üçüncü bir kıt’a teşkil eden çok geniş bir ülkedir. Bu ülkenin güneyi Kven-Lün, Pamir, Hindukuş ve Kafkas dağları ile sınırlanır.


Kuzeydeki ormanlar bölgesinden güneye ve batıya doğru Mançurya’nın Khingan dağlarından Karpatlara kadar bozkır sahaları uzanır. Bu bozkırların kuzey ve güney kısımları daha çok koyu kestane rengindeki toprak şeridi ile kaplıdır. Bozkırların güney sınırında bulunan Hazar Denizi ile Aral ve Balkaş Göllerinin kuzey kesimleri boyunca uzanan mümbit mer’alar Altay Dağlarında kesilir, ancak Altayların doğu eteklerinde yeniden meydana çıkarak Khingan Dağlarına kadar, 45’inci kuzey enleminin üstünde devam ederler. Bu şeridin güneyinde uzanan kumlu bozkır, yer yer çöllerle son bulur. Bu kumlu bozkır bölgesi Altay Dağlarından batıya ve doğuya doğru yayılan daha mümbit bozkır şeritlerini birbirine bağlar. Tien-Şan ile Altay Dağları arasında Cungarya kapısı adında bir geçit bulunmaktadır. Kumlu kapı geçidinin kolay geçilen bir yer sanılmaması gerekir; mazinin derinliklerine gidildiği nisbette onun, milletler ve kültürler arasında ayırıcı bir çizgi olduğu anlaşılır.

Passarge tarafından Salzsteppe (Tuzlu Bozkır) adı verilen güney bölgesi, kuzey bölgesinden daha küçüktür; yağışı az ve kapalı havza olması sebebiyle toprağı da tuzludur. Bununla beraber, bazı sahaları verimli topraklarla kaplı olup, sulama yolu ile daha mümbit hale getirilebilir. Irmaklar boyunca hayvan yetiştirmeye elverişli otlaklar da vardır. Bu bölgenin tipik hayvanı devedir.

Passarge’ye göre Steppe, Hettner’e göre Winterkalte Grassteppe denilen koyu siyah kestane renginde toprağı olan esas bozkır, açık bir havza ve daha yağışlı olmasına rağmen sert kontinental, kışın çok soğuk ve kar fırtınalı, yazın umumiyetle kurak bir iklime sahiptir. Yazın ara sıra şiddetli sağanaklar dahi kuraklığı gideremez. Bu bölgenin tipik hayvanı attır.

Daha kuzeydeki nehir vadilerinde ve yüksekliklerde ormanlar bulunmaktadır. Türk dillerinde mevcut olan, kısmen Türlüğün ön tarihi ile ilgisi bakımından önemli ve ayrıca yükseklik ifade eden kelimeler, tanıtmağa çalıştığımız bölgeye ait olabilirler. Meselâ: Or (yükseklik), orman: ağaçlıklı yer, orta Türkçede tağ~tau~dağ kelimesinin Yakutça karşılığıdır (orman). Ötede beride ormancıklarla örtülü bozkır bölgeleri yavaş yavaş kuzeydeki büyük orman bölgesine ulaşır. Arazi güneye nisbetle daha sulak olduğu için, büyük bir kısmı tarım da elverişlidir. Bu otlu şerit, Ural ve Altay arasında tahminen 7-800 km. genişliğindedir.

Bugün, her ne kadar tek taraflı olarak, eskiden olduğu gibi çevrenin ve coğrafî imkânların kaderi belirtme gücüne inanılmamaktadır. G. van Bulck’ın "Ancak muhit gelişmeye imkânlar hazırlar” yolundaki görüşüne katılmıyorsak da, bozkırın zikredilen vasıf ve şartları ile göçebe kültürünün en yüksek derecesi olan atlı çoban kültürünün teşekkülünde büyük bir tesiri olduğunu kabul ediyoruz. Sözü edilen bölge, bu suretle dünya tarihinin en büyük cihangirlerinin meskeni olmuştur. Birçok büyük devletlerin kurucuları ve çeşitli Türk kavimleri bu bölgede yetişerek doğu, batı ve güneye akın etmişlerdir. Türklüğün Anayurdu da burası idi.

Türklerin Anayurdunun neresi olduğunu daha yakından ve kesin olarak belirtmek gerekirse bu hususta birçok nazariyelerin bulunduğunu hatırlatmalıyız.

Klapproth, Vambery ve daha bazıları Türklerin Anayurdunu Altay Dağlarında, Radloff bunun doğusunda, hattâ Ramstedt tamamen Doğu Asya’da olduğunu sandılar. Eskiden, Parker, yeni zamanlarda Gahs ve Koppers mukayeseli kültür morfolojisi metoduna dayanarak ve Presamoyed-Paleoasya kavimlerinin tesirlerini de gözönünde bulundurarak, Türklerin anayurdunu yine doğuda, Moğollarla birlikte, Baykal’dan Gobi Çölüne kadar uzanan sahada aradılar. Poppe’ye göre anayurt Orta Asya’dır ve bugünkü Çuvaş Türklerinin dedeleri büyük bir ihtimalle milâdın başlarında batıya göçmüşlerdir. Poppe, Orta Asya sözü ile neyi kastettiğini açıklamaz. Türklerin anayurdu konusunu etraflıca inceleyen Gyula Nemeth’dir. Şöyle ki: En eski Türkçe ile Ural dilleri arasında bağ bulunduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Nemeth aynı zamanda bazı eski Hind ve eski Türk sözleri arasındaki benzerliği de kabul ettikten sonra, şu soruyu ortaya atıyor: Acaba hangi bölgede en eski Türklerle (Burungu Türkler) bugünkü Urallıların ataları komşu bulundukları sırada eski Hind sözlerini alabilirler? Nemeth’e göre bu bölge Batı Asya’da, Aral Gölü çevresi ve belki de Ural ve Altay dağları arasındaki bozkırlarda, bugünkü Kazakistan’da olabilir. Buradaki ikâmetleri, tarih sahnesine çıkışları ve dağılışları safhasına doğrudan doğruya takaddüm etmiş olabilir. Şüphesiz mukayeseli Türk dilbiliminin ilerleyişi, en eski (burungu) Türk dilinin Moğolcaya olan münasebetlerinin belirtilmesi, özet olarak Altay dil biliminin zenginleşmesinde; ayrıca Türkoloji alanında hemen hiç başlamamış olan "Dil Paleontolojisi”, kazılarda çıkması umulan zengin eserlerin ve diğer tesadüfî buluntuların incelenmesi, Türk anayurdunun belirtilmesinde geniş ölçüde işe yarayacaktır. Mukayeseli kültür morfolojisi ve eski kültüre ait sonuçlar da bu hususta, karanlığa ışık tutabilir.

Dil bilimi belgelerinin yardımı ile tesbit olunan ve Türk anayurdunda gelişen kültür, oradan benzeri şartları haiz bölgelere de yayılmış ve nomad kültür çerçevesinin en yüksek kademesini teşkil etmiştir. Kısaca, atlı-hayvan yetiştiren kültür adı ile anılmaktadır. Türk menşeli fatih kavimlerin, ancak tarih sahnesinde görüldükleri anda adı geçen kültürün hamili oldukları da iddia edilemez. Bazı bilginlerin kanaatlerine göre, bu kültürü Türklerin en eski cedleri yaratmışlardır. Bu kültürün bazı unsurları daha sonraları diğer kavimlere de geçmiştir. Menghin, Koppers ve diğerlerinin bu konu ile ilgili görüşleri ilerdeki araştırmaların sonucunda birçok yönden düzeltmelere uğrayabilir. Ancak, şimdiye kadar, nomad kültürünün teşekkülü ve diğer kültürlerle olan münasebeti hususunda en esaslı incelemelerin yukarıda adı geçenler tarafından yapıldığı bir gerçektir.

Etnologların Viyana Okulu’na mensup tarihçi Menghin, beşerin yarattığı üç büyük kültür çevresinden biri olan nomad kültürünün gelişmesini ve önemini aşağıdaki şekilde izah eder:

Buz çağının sona ermesi üzerine Baykal Gölü’nden Baltık Denizi’ne kadar uzanan geniş sahada yeknesak bir kültür gelişti. Bu kültürün başlıca özelliği: Kemikten işlenmiş âletler ve yer değiştiren balıkçı-avcı hayat tarzıdır. Buna “miolitische Knochenkultur” denilmektedir. Ural-Altay dil ailesine mensup kavimlerin aslî kültürü bu idi; ancak bunun tesiri Amerika ve Güney Asya’da da görülür.

Bu kültürün çevresi içinde hayvan besleme, önce köpek ve ren geyiğinin ehlileştirilmesi ile başlar. Samoyedler ve Laponlar son zamanlara kadar bu kültürün çevresinde yaşadılar. Fin-Ugorların cedleri de takriben 5-6000 yıl önce aynı seviyede idiler. Aslında tek tanrıya tapan eski göçebe (altnomadistisch) kültürden diğer iki büyük kültür çevresi: “Totemistische Klingenkultur” ve ondan “Rinderhirtenkultur” sığır çoban kültürü gelişti, ayrıca “Pflanzerische Faustkeilkultur” Totemizm ve Şamanizm’den gelen unsurlarla zenginleşerek “nomadizm”in yüksek derecesi olan at besleyen atlı göçebe ve ondan savaşçı çoban bozkır kültürü gelişti. Aynı zamanda bu kültürün bazı esaslı unsurlarını İndogermenler ve Sami kavimleri de almakla beraber, en tipik şekli Altaylı kavimler arasında teşekkül etmiştir.

Menghin ayrıca şunları ekler: “Hülâsa olarak şunu söyleyebiliriz ki, Ural-Altay kavimlerinin iki sahada cihan tarihi bakımından kesin şekilde önemli rolleri olmuştur: 1- İktisadî alanda hayvan yetiştirmeyi geliştirme, 2- İçtimaî alanda ise, olağanüstü devlet kurma kabiliyeti”. Schmidt’in de katıldığı etnoğrafya araştırmalarına dayanan bu görüşü, arkeoloji de desteklemektedir. Eskiden çalışkan, fakat devlet kurmaya ehliyetsiz çiftçi kavimlerle meskûn büyük nehirler çevresinde de yüksek kültürler, ancak muharip çoban kavimlerin akınları dolayısiyle teşekkül etmiştir. Dünyanın başka yerlerinde de nerede kudretli ve sürekli devlet kurulmuş ise, orada da muhakkak hayvan yetiştiren unsurlar vardır. Bunun kökü araştırılırsa neticede Ural-Altaylı kavimlerin tesirleri ile ilgisi görülür. Yakın çevrelerde bu tesir kan karışmasından ziyade, manevî sahada olabilir. Devlet kurma kabiliyetinin neden yalnız Ural-Altaylı kavimlere ait olduğu sorulursa bunun cevabı basittir. Ural-Altaylı kavimlerin zikrolunan iki büyük başarısı arasında bir irtibat olması gerekir. Büyük sürülerin idaresi ve bakımı, geniş sahalarda sürekli dolaşma, mer’a ve mülk hukuku bakımından kaçınılması imkânsız çatışmalar, oymak teşkilâtları, hayvan yetiştirici göçebelikle ilgili her şey yekdiğeri ile sıkı sıkıya bağlıdır. Bunun tabiî sonucu olarak görüş ufku genişler, cesaret, oymağa bağlılık şuuru, hükmetme gururu, teşkilâtçılık kabiliyeti hülâsa, devlet kurmak için bütün vasıflar gelişir. Bu ruhî kabiliyet ve meleke ile yetişen insanlar, çiftçi kavimleri yendikten sonra, sürülerini barındırma imkânlarına da sahip doğuştan hakim unsur ve devlet kurucu oluverirler. Büyük topluluklar halinde iken muvakkat işgal halinde ülkelerin ve kültürlerin tahripçisi olabiliyorlar (Moğollar gibi). Tarih sayfalarının tanıklığına göre, Ural-Altaylı kavimler bu iki zıt (yapıcı ve yıkıcı) durum arz etmişlerdir. (Archeológiai ârtesitö, 1928:3538).

Çağdaş İngiliz tarihçisi Toynbee’nin göçebe hayat tarzı hakkındaki görüşleri de umumî olarak aynıdır (A Study of History, III. 8.13.18). Göçebelik birçok bakımlardan çiftçilikten üstün bir meziyettir. Çünkü, başta hayvanların ehlileştirilmeleri, yabanî bitkilerin ehlileştirilmesinden şüphesiz ki üstün bir sanattır. İktisadî bakımdan ise çiftçi, yetiştirdiği ham mahsulü doğrudan doğruya istihlâk ettiği halde göçebe, aslında yenmesine imkân olmayan otları hayvanlara yedirerek onları süte, ete ve yapağıya tahvil eder. Bunun için güç fizikî şartlara uymak gerekir. Bu âmiller çobanlık mahareti yanında askerî kabiliyetlerin de gelişmesini sağlar. İleriyi görüş, sorumluluk duygusu, fizikî ve ahlâkî dayanıklılık gibi. Toynbee aynen şunları söyler: "The Nomad’s life is indeed a triumph of human skill” (göçebenin hayatı, hiç şüphesiz insan maharetinin bir zaferidir).

Atlı nomad kavimlerin ve kültürlerinin önemini belirtmek için onların diğer kavim aileleri ile münasebetlerini de dikkate almamız faydalı olacaktır. İlkin Koppers’in fikirlerini belirtelim:

"Önce şu bir gerçektir ki, hayvan yetiştiren nomad kültür İç Asya’da doğmuştur. Diğer taraftan İndogermenlerin bu kültürün yaratıcısı olmayıp, ancak ilk alıcısı oldukları da ispat edilmiştir. Son çağların araştırmalarına göre bu kültürü İç Asya’da Türkler değil, Prototürkler veya Pretürkler geliştirmişlerdir. Bu husus, netice itibariyle, evvelki hükmü değiştirmez”.

Koppers "Urtürkentum und Urindogermanentum” adlı eserinde incelemesinin sonucunu aşağıdaki şekilde özetler:

Atın ilk ehlileştirilmesini ve bununla ilgili karakteristik atlı çoban kültürünün yaşatılmasını, kesin olarak İç Asya’da yaşayan eski Türklere kadar dayamak gerekir. Bu başlıbaşına kendine has tarihî başarı olup, dolayısiyle kavimleri ve kültürlerin gelişmesinde özel durumlar ve önemli sonuçlar yaratmıştır. Atı ve umumî olarak çoban kültürünün esas unsurlarını, ilk İndogermenler, eski Türklere borçludurlar. Bu irtibatın doğrudan doğruya veya vasıta ile olup olmadığı hususu henüz çözülmüş değildir. Süvarilik, görünüşe göre, henüz ne eski çoban kültüründe ve ne de İndogermenlik çevresinde umumî ve sistemli bir seviyeye ulaşmamıştı. Süvariliğin düzenli bir şekil almasında ve gelişmesinde komşu kültürlerin de tesiri olmuştur. Burungu (eski) Türklük ve burungu İndogermenlik sosyolojisi pek çok ve esaslı uygunluklar gösterdiğinden her ikisinin "genetik” bağlantıları hususunda şüphemiz yoktur. İç Asya’da kök salan dinî unsurlar da bunu teyid etmektedir. (Belleten: V. 522-23).

Müşterek sosyoloji (mesela: Büyük aile, pederşahî teşkilât, ilk doğanın hukuku, kadın satın alma vb.), ayrıca eski dinî unsurlar (meselâ: Güneş efsanesi, ateşe saygı, başlangıçta tek tanrıya tapma ve bunun gelişmesi ile fonksiyonlarına göre talî tanrıların meydana çıkması ve diğer tabiriyle hypostasis’in teşekkülü vb.) gibi sahalarda bu mutabakat mevcuttur. Ancak Koppers’e göre Altaylı kavimlerde zikrolunan hususlar daha aslî ve saf şekli ile bulunur.

Arî tesirlerin gösterilmesinde hiçbir fırsatı kaçırmayan Wiesner ise Koppers’ten daha ihtiyatlı olmakla beraber, at bahsinde, ancak harp arabaları kullanmanın Arî buluşu olduğunu söyler. Aynı müellif atlı savaşçılığa intikal safhasını Turanid ırk karakterli kavimlerden çıkan tabiî bir sonuç olarak vasıflandırmaktadır. Kanaatine göre bu kavimleri, harp arabası kullanan Arîler, doğuya akınları sırasında Altaylar çevresine sürmüşlerdir.

Şüphesiz, Wiesner’in iddiası doğru olmayıp, daha önce söylediklerimizi destekleyen Nehring, Flor ve Amschler vb.’nin görüşleri doğrudur. Türklüğün anayurdunu tesbit bakımından önce İndogermenlerin anayurdunun neresi olduğunu tesbit ve bu hususta yeni araştırıcıların vardıkları sonuçları öğrenmek önemlidir. Koppers’e göre "kültür unsurlarını incelersek, İndogermenliğin birinci ana kökü savaşçı çoban kültürünün kaynağı olan Orta Asya’ya, ikinci ana kökü sığır hayvanları yetiştiren Güney-Batı Asya’ya yönelir. Bu suretle İndogermenlik teşekkülü tahminimize göre, GüneyBatı Asya’nın iç ve kuzey bölümünde taş ve maden intikal çağında meydana gelmiştir. Aynı yazar, bu konu ile ilgili diğer bir yeni eserinde İndogermenlerin ana-yurdunun Hazar Denizi ile Karadeniz’in kuzeyindeki sahada bulunduğunu sanır. W. Schmidt ve Menghin doğudaki anayurt nazariyesi üzerinde ısrarla, büyük İndogermenist Schrader gibi, İndogermen anayurdunun Aral Gölü’ne kadar uzandığını sanırlar.

Diğer bir ilim sahası olan antropoloji bakımından incelersek, en çok sözü geçen Eickstedt’e göre, en eski İndogermen ırk tipi Protonordicus olup Turan Bozkırlarında teşekkül etmiştir. Mukayeseli kültür morfolojisine dayanan ve yukarıda adı geçen nazariyelere göre de Türk anayurdunun İndogermen anayurdunun yanında ve açıklanan sebepler dolayısıyla bugünkü Kazakistan’da olması gerekir.

Antropoloji her ne kadar henüz kökleşmemiş yeni bir ilim şubesi sayılırsa da, yine de bir Türk ırkı olup olmadığı sorusu varid olabilir. Bilindiği üzere, bugün bilinen bütün kavimler (budunlar), hattâ tarih boyunca öğrenilen milletler ve akvam aileleri tarih öncesi binlerce yılın karanlığında, çeşitli ırkların karışmaları neticesinde meydana gelmişlerdir. Meselâ: Almanlarda altı ırkın karışması tesbit edilmiştir. Şu halde halk ve ırk kavramı tamamiyle yekdiğerini karşılamaz. Buna rağmen bir ırk tipinin, bir halk kitlesinin çoğunluğunu teşkil etmesi mümkündür. Bu ihtiyatî kayıtlar çerçevesi dahilinde ırk konusunu incelemeye devam edebiliriz.

Irk antropolojisinin en yeni sonuçlarını kısaca ve imkân nisbetinde basitleştirerek özetlemek gerekirse şunları söyleyebiliriz: Türklük, üç büyük ırk ailesi (Europid, Mongolid ve Negrid) içinde Europid ırkına bağlıdır. Europid gurubunun kuzey bölümünde pigment’i az olan açık saçlı ve açık tenli teuto-nordicus, dalo-nordicus ve Doğu Baltık ırkları; ortada, Orta Asya içlerine kadar uzanan bölümde esmer alpin, dinarid ve turanid ıkları; güney bölümünde siyah saçlı, koyu esmer tenli ve kara gözlü mediterran, taurid ve indid ırkları bulunmaktadır. Baltıklı, alpin, dinarid ve turanid ırklar brahikefal, diğerleri ise dolihokefaldırlar. Ayrıca bunların da karışmalarından özel bazı çeşitler meydana gelmiştir. Konumuz bakımından en önemlisi turanid ırkıdır. Deniker buna açık olarak Turko-tatar, Haddon ise Turkî adını vermektedir. Bu ırkın tavsifini Bartucz aşağıdaki şekilde yapar:

Turanid ırkın pek çok somatik hususları, bunu Ön Asya ırklarına, bilhassa onun incelmiş zümrelerine bağlar. Bu incelmiş zümre sözü ile europid zümreden Kafkasyalı Avarlar, Gürcüler ve Lezgiler kastolunmaktadır. Türklerde mongoloid ırkın ancak silik izleri sezilmektedir. Ortalama boy, erkeklerde 166-167 cm.’dir. Nadir olarak daha yüksek boylulara rastlanırsa da umumî olarak orta boyludurlar. Vücut yapısı güzel ve hareketli, yaşlandıkça şişmanlamaya müsaittir. Kafatası yuvarlar, 84-85 cm.’dir. Alın oldukça yüksek, yumru ve geniştir; ense kısa olmakla beraber, dinarid ve Ön Asya ırklarında olduğu gibi yassı olmayıp hafif yuvarlaktır. Kafatası da mutedil şekilde yüksek olup, tepesi hafif yuvarlaklık gösterir. Kafatasına nazaran yüz büyük olmayıp, aşağıya doğru daralmaktadır. Elmacık kemiklerinin fazla gelişmesi ve çıkık olması sebebiyle aşağı yukarı, çok defa, biraz daralmış görünür. Yüz, umumî olarak geniş ve yassı olmakla beraber mongoloidlerdekine benzemez. Zira bunun iki tarafı şişkin olmasına rağmen, kesin olarak europid karakterde ve yüz sathından hayli çıkık durumdadır. Diğer taraftan burun nisbeten küçük, düz veya kısa gaga burnu biçimindedir. Binaenaleyh ne dinarid ırkın çengel burun kabalığına ne de armenid burnun etliliğine, mongoloid burun yassılığına ve ne de Doğu Baltık burun basıklığına rastlanmaz. Kaş kemerini teşkil eden kemik hafifçe gelişmiş olup, kaşlar düzgündür. Göz yarığı nisbeten dar ve küçük olmakla beraber, mongoloid perde yoktur. Gözün iç köşesi dış köşeye nazaran daha içeri kaymıştır. Küçük siyah gözler, bilhassa kadınlarda canlı ve parlaktır. Yanak kemiğinin yağ yastığı gelişmiş ve bu yüzden burun-dudak çizgisi (sulcus nasolabialis) derindir. Ağız nisbeten küçük, dudaklar şişkin olmayıp dar ve düzgündürler. Çene küçük, kuvvetli, dinarid ırkında olduğu gibi yüksek değildir. Kulak küçük ve yatıktır. Vücuttaki kıllar, Ön Asya ırklarında olduğu kadar gelişmemiş olmakla beraber, kesin olarak europid vasfındadır, mongoloid değildir. Koyu esmer ve siyah saç sık ve dalgalıdır. Bıyık ve sakal siyah ve hafif seyrektir.

Yayılma bakımından turanid ırk, diğer bütün ırklarla yarışabilir. Sibirya’dan itibaren Rusya’yı katederek Orta Avrupa’ya, hattâ Fransa’ya kadar sokulur. Kuzeyden başlayarak Hindistan’a, İran’a ve Balkanlar’a kadar az veya çok nispette her yerde bu ırka rastlayabiliriz. Atlı nomad kavimlerden tarih boyunca barındıkları sahalarda; eski Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Uygurlar, Macarlar, Peçenekler, Kumanlar ve daha sonra katılan diğer çeşitli Türk-Tatar kavimleri içinde, gerek sayı ve gerekse faaliyet bakımından en büyük kitleyi turanid ırkının mensupları teşkil ediyordu. Bugün de güney-batı bozkırlarında, bilhassa Sibirya’nın güney bölümünde; Türkistan’da, Kırgız bozkırlarında, Altay’da, Pamir yaylasında ayrıca Güney Rusya’da, Kafkasya’da, Karadeniz çevresinde Moldavya’da, Dobruca’da, Anadolu’da, Bulgaristan’da, hattâ Avusturya’da sözü edilen ırkı oldukça büyük topluluklar temsil ederler (Bartucz, A magyar ember Bp. 1938. 414-17).

Macarlar da oldukça karışmış unsurlardan mürekkep olmakla beraber, en kalabalık ve en önemli unsurunu, mevcut nüfusun hemen hemen üçte birini, turanid ırkın bir kolu olan "Homo pannonicus: Alföld Ovası ırkı” teşkil eder. Bartucz’ın tahminine göre yurt işgali çağında bu nisbet daha da fazla idi. Finn-Ugor asıllı kavimle zaman zaman ve büyük ölçüde karışan Türk kavimlerinin kanlarını göz önüne getirirsek, bu sonucu tabiî bulmamız gerekir. Diğer taraftan Finn-Ugor asıllı unsurlar ve onlarla birlikte Baltık ırkının kanı, Ural çevresindeki Türklüğe karıştığı için, onlar Macarların en yakın akrabaları sayılabilirler.

Anadolu Türkleri de turanid ırkının daha ziyade "taurid”, diğer bir tabirle Ön Asya unsurları ile karışmışlardır. Bazı nazariyelere göre münferit Türk oymaklarına da Moğol kanı karışmıştır. Moğollar ise europid ırktan olmayıp "sinid” ve diğer Doğu Asya grupları ile birlikte "mongoloid” ırkındandırlar.

Türklerin arasında, batıdan doğuya doğru gidildikçe, bu ırkın vasıflarını gösteren gruplara rastlanır.
Tekrar şunu ısrarla belirtmeliyiz ki, ırk tipinin kendisi, hiçbir kimsenin nereye bağlı olduğunu çözemez. Milyonlarca baltıklı veya turanid tipindeki insanlar, bugün kendilerini Rus saymaktadırlar. Buna mukabil taurid, dinarid, mediterran ırk tipinde olan Türkler de vardır. Bu bakımdan ırkî vasfa fazla değer vermek doğru değildir. Irk ve kavim aynı anlama gelmediği gibi, ırk ve dil mefhumları da birbirine bağlı değildir. Çeşitli ırklara mensup kimseler aynı dili konuşabilirler. Dillerin vasıflandırılmasında Türk kavimlerinin dillerini ve lehçelerini Altay dil ailesine bağlarlar.

W. Schott’ın 1836’daki sınıflandırmasından beri, Türk ve Fin dillerini bilen bilginler ve diğerleri Ural dil ailesi ile birlikte, Türkçeyi de Ural-Altay dil ailesinden sayarlar.

* * *

Onlara göre bu dil ailesi şeması şöyledir:

Bütün bu diller iltisakî (Agglutinasyonlu) dillerden oldukları için yekdiğerine yakındırlar. Günter’in 1925’te yaptığı bir düzenlemesine göre, Ural-Altay dilleri muslak (yapışık) diller arasında talî (sobordinatif) bir grup teşkil ederler. Ayrıca Ural-Altay dillerini, komşu İndogermen, Sami ve Tibet-Çin dil ailelerinden büyük ölçüde ayıran hususlardan biri de, kelime anlamlarının cümle münasebetlerine, rollerine göre, kelimelerin köklerine ekler katmak suretiyle değiştirilebilmeleridir. Sesli harflerin ahengi de (bir kelimede ancak yüksek veya derin sesli harflerin bulunması) sözü edilen dillerin bir özelliğidir. Her ne kadar telâffuz ahengi kaidesinden, bugün hayli çözülme olmuşsa da, eski Türkçede ve Setâlâ’ye göre Finn-Ugor temel dilinde bu hususiyet mevcuttu.

İndogermen ve Sami dillerinin gramerlerindeki cins, Ural-Altay dillerinde olmadığı gibi, bunlar kelime önünde sessiz harf yığıntısını da sevmezler. Bu ve diğer vasıflar, yukarıdaki şemada gösterilen diller arasında bir ortaklık yaratmakla beraber, bu tasnif yine de bir nazariye olmaktan ileri gidemez. Moğol-Türk dilleri arasındaki bağların mahiyeti sorusu da henüz lâyıkiyle çözülmüş değildir. Sayısız benzerlikler, acaba eski (burungu) akrabalık, yahut sürekli temasların bir sonucu mudur? Her ne kadar iki dil arasında pek çok ses, kelime ve eklerin benzerliği var ise de, bu benzerliklerin birçok tabakası olduğu dikkati çekmiştir. Ayrıca temel bazı anlamlar, meselâ: Sayı adlarının birbirinden tamamiyle ayrı olduğu da tesbit edilmiştir. Bu sebeplerden dolayı bazı bilginler ve bunlar meyanında Trubetsko, ancak uzun müdder beraber yaşamanın doğurduğu dil yakınlığı “Sprachbund”dan bahsederler (I. Congrès Int. des Linguistes, Leiden, 1930). Buna karşılık Mongolistik sahasında ön plânda sözü geçen ve aynı zamanda salâhiyetli Türkolog olarak tanılan bilginlerden Ramstedt, Poppe,

Ligeti’ye göre bir Altay ana dili mevcuttur. Bundan, eski (burungu) Türk ve burungu Moğol gelişmiş olup aralarındaki müşterek birçok hususlar bugüne kadar kalmıştır. Ligeti birçok güzel ve değerli Türkoloji araştırmaları alanındaki başarısını, Moğolcayı gözönünde bulundurmasına borçludur. Eskiden Gombocz’ın ve son zamanlarda Ligeti’nin çalışmaları şu gerçeği ortaya koymuştur: Türk dillerinin mukayesesi ve tarihi ile meşgul olan bir bilgin, Moğol lehçelerinin de ele alınmasını ihmal edemez. Tekrar şunu da hatırlatmalıyız ki, dil akrabalığı ırk akrabalığını gerektirmez.

Türk dillerinin ve dolayısıyla Altay dillerinin Ural ve bilhassa Finn-Ugor dilleri ile olan yakınlık derecesine gelince, Sauvageot nazariye olarak serdettiği bazı ses tekabülü kanunlarına ve 214 kelimenin etimolojisine dayanarak, "Langue Ouraloataique Commune”, diğer tabirle Ural-Altay dili bulunduğunu isbaat çalıştı. Nemeth de, daha ihtiyatlı olmakla beraber, Ural dilleri ile Türkçe arasında bazı kelime ve hattâ morfoloji uygunlukları da gösterdi.

Bunlardan birkaçını gözden geçirelim:

Olmak fiilinin kökü: ol.
Eski Türkçe, Çağatayca: bol; Osmanlı: ol; Finn: ole; Vogul: ol; Votyak: val; Macarca: val-vol; Eski Türkçe: boltım; Macarca: voltam.
Unutmak (unut): Votyak: vunet; Finn: unohtaa.
Uygur, Kazan Tatarca: tap; Finn: tapaa; Macarca: tap (ondan: tapos, tapad)
Uyumak (uyu):
Eski Türkçede: udı; Uygurca: udu; Mordvin: udo.
Kapmak (kap):
Finn: kaappaa (okunuşu: kâpâ); Votyak: kab; Macarca: kap.
Sihirli değnek kelimesi:
Çağatay, Kırgızca vb.: arba (böğülemek); Finn: arpa.
Gelin kelimesi:
Şor Türkçe: keli; Ostyak: Kili; Mordvin: kel; Finn: kely (okunuşu: kelü).
Ekin demeti:
Şor T.: kobu; Başkurt: kübe; Finn: kupo, kubu; Macarca: keve.
Türkçe (mış, miş) Meselâ: yetmiş: 70.
Züryence, Votyak: mysz; eski Macarca: misz. Meselâ: Züryence vetymysz: 50; eski Macarca: harmisz: 30.

Ta ve ga "ablativus ve lovativus” ekleri ile bazı fiillerden yapılmış isimlerin ve fiil çekimlerinin de Finn dillerinde tam karşılıkları vardır. Cümle kuruluşlarında bilhassa "Lativus” ile yapılan tamlamalarda mutabakat çoktur. Nemeth "Netice itibariyle, Ural ve Türk dilleri arasındaki dil münasebeti eski akrabalığı andırmaktadır” diye ihtiyatlı bir mütalâa yürütmektedir.

Şimdi, bir de, Ural-Altay dil ailesi diye anılan dil gurubunun diğer dil grupları ile olan münasebetini tetkik edersek görülür ki, birbirleri arasındaki kesin farklara rağmen bunlardan İndogermen dilleri diğerlerine nazaran en yakın sayılabilir.

İsveçli Collinder, eskiden büyük önem verilen "agglutinasyonlu ve fleksiyonlu” diller arasındaki farkın, aslında çok önemli olmadığına işaret etmektedir.

Ural ve Altay dil ailesi içinde Türk lehçelerini ele alacak olursak, Türkçenin tarihini, Göktürk yazıtlarından beri, yani VII. yüzyıldan itibaren biliyoruz. Ondan önceki çağlardan ancak has isimlerle, Çin kaynaklarında görülen Hun çağına ait bazı kelimeler kalmıştır. Meselâ: kız, katun (hatun), bügü (sihir), tengri (gök), kırsa (karsak: tilki), tinglig (tiyin: sincap), tok (kalın, kuvvetli) gibi. En eski özel isimler fonetik bakımından pek az, morfolojik bakımından daha da az değerlidirler. Türkçe izahı mümkün en eski has isimlerden biri Abaris’dir; eski Yunan kaynaklarında geçer. Efsaneye göre Apollo’nun rahibi idi. İsa’nın doğumundan önce VII. yüzyıl başlarında Altay dağlarının kuzeyine düşen bozkırlardan Apollo’nun kutsal kuşları, şarkı söyleyen kuğuların ülkesinden uçan bir oka binerek Yunanistan’a geldi. Şarkı söyleyen kuğular ve ok üstüne binerek uçmak tabirleri Türk şamanlığında geçer. Yunan efsanesinde Altay Dağlarına delâlet ettiğini sandığımız "Riphaei Dağları” tabiri de ilgi çekicidir. Abaris adının sonundaki -is, Yunanca ek olduğu için iştikak bakımından güçlük arz etmez. Bu özel isim üzerinde inceleme yapan Moravcsik, Abaris’i isabetli bir görüşle 2600 yıl önceki Avar kavim adı ile birleştirmektedir. (Abaris Avarların tarihte büyük rol oynamalarından 1200 yıl önceye aittir). Avar kavminin eski adı Abar idi, ‘karşı koyan’ anlamına gelen bu isim tipik Türkçedir. Daha ileride de görüleceği üzere, bu tarz kavim adları Türkçede pek çoktur. Titiz bir tenkidçi, Abaris ile Avarların tarih sahnesine çıkışları arasında bin yıllık bir farkın olduğunu söyleyebilir. Türkoloğun buna cevabı şu olacaktır: Türk kabile adları arasında 1200, hattâ 1500 yıldan beri kalan ve bugün de kullanılan kelimeler de vardır. Meselâ: Sabar, Töliş, Türgiş gibi.

İskitler ve Türklük münasebetlerinin de bu konularla ilgisi vardır. İskitlerden bize kalan bazı has isimler İran dillerinin vasıflarını taşırlar. Ancak öyle kültür unsurları da vardır ki, bunlar bizi doğuya götürürler. Herodotos, Skithaların kuzeyindeki tek gözlü Arimasp kavminden bahseder. Bunlar altın muhafaza eden Grifonların komşuları olup altın temin etmeye çalışırlar. Laufer’in tezine göre, (bu tezi Nemeth de kabule şayan bulur) Arimasplar Moğollardır. Zira, Moğollarda bu tarz efsane bugün de mevcut olduğu gibi, Moğolcada aram-dak tek gözlü anlamına gelmektedir. Richthofen’e göre, "İskitler doğudaki Ural-Altaylı unsurlarla karışmışlardır.” Son zamanlarda Wiesner, kafatası ölçülerine ve Hippokrates’in tavsiflerine dayanarak, İskitlerin "Turanid” unsurlarına işaret etmektedir.

Abaris adından başka, Yunan tarih yazarlarında diğer sözlere da rastlanılır. Bunların da Türkçe ile açıklanması denenmiştir. Meselâ: İskitçe, askhü ve Karthasis adları gibi. Herodotos’a göre askhü yabani vişne ezmesinden yapılan koyu bir içkidir. Nemeth "bu söz tam manasiyle Türkçe sayılamaz!” der. Curtius Rufus, Büyük İskender çağından Karthasis’in İskit kralının kardeşi olduğunu söyler. Nöldeke bu sözü Türkçe kardaş ile birleştirir. Nemeth buna da itiraz ederek, kardeşin en eski şeklinin karındaş olduğunu ve Büyük İskender çağında da bu şekilde olması gerektiğini belirtmiştir.

Avrupa’daki Hunlara ait has isimler de dil yadigârı olarak değerlidirler. Avrupa’nın büyük ulusları daha ortada yokken ve Slâvların tarihsiz ve meçhul yığınları arasından, Ruslar dahil, tek bir kavim dahi sivrilmemiş iken, Türk uluslarının çok eski çağlardan itibaren has isimlerini takip etmek mümkündür. İngiliz, Rus vs. zekâsı daha ortaya hiçbir eser vermediği ve bu milletlerin kendilerine gelerek şuurlarına sahip olmadıkları bir çağda, Türk asıllı Mahmut al-Kâşgarî ansiklopedi değeri taşıyan muazzam bir sözlük meydana getirmiştir. Mahmut Kâşgarî millî ilmin, Türkolojinin kurucusu sayılabilir.

Türkçe en muhafazakâr dillerdin biridir. Bu muhafazakârlık, Türklüğün yurdu olan Eurasia bozkırının muazzam bir coğrafî birlik teşkil etmesi ile de ilgilidir. Burada sık sık büyük Türk siyasî birlikleri teşekkül ettiği için sürekli özel gelişmeler de olmamıştır. Tabiatiyle bu muazzam sahanın çeşitli bölümlerinde, iki bin yıl zarfında çeşitli kültürler ile temaslar neticesinde, lehçelerine sayısız kelimeler katılmıştır. Anadolu, Kırım ve Azerbaycan Türkçesinde, Arapça, Farsça; Yakut ile Kırgız, Sibirya ve Altay lehçelerinde ise Moğolca unsurlar çoktur. Halbuki, eski aslî unsurları ele alınacak olursa, bugünkü Türk dilleri topluluğunda ancak Çuvaşça ile Yakutçanın farklı olduğu görülür. Bu dillerde, eski Türk ana dilinde, kelime başındaki y sesi değişerek s olmuştur. Meselâ: Göktürkçe yiti ve Anadolu Türçesindeki yedi kelimesinin Çuvaşçası sittse ve Yakutçası ise sette’dir. Anadolu Türkçesindeki yaka, Uygurca ve Kırımca yoga kelimesi yerine Çuvaşçada suga, Yakutçada saga kullanılır. Bu esasa dayanarak Nemeth Türk dillerini (Y) Türkçesi ve (S) Türkçesi diye iki gruba ayırdı. Eski Türk kavimleri arasında Göktürkler, Uygurlar, Oğuzlar, Kumanlar vb. (Y) Türkçesi grubuna, Ogur Türkleri (Bulgar Türkleri) ise (S) Türkçesi grubuna bağlıdırlar.

Tarih boyunca Ogur kavimleri bozkır bölgesinin batı ucunda görünmüşlerdir. Ogur Türklerini ve onların bugünkü bakiyeleri olan Çuvaşları, diğer Türk topluluklarından ayıran özelliklerden biri de: Türkçedeki (Z) harfi yerine (R) harfinin kullanılmasıdır. Meselâ: Oğuz yerine Oğur, süz yerine sür (Çuvaşça ser), Macarcada szür; otuz yerine utur (Uturgur: Otuzgur adlı kavmin ismi) gibi. Dilbiliminde bu özelliğe rotacizmus (rotasizm) denir.

Türk dillerinin yeni, fakat oldukça karışık diğer bir tasnifini de Samoyloviç adındaki Rus bilgini yaptı. O da önce (Z ve R) ana gruplarına ayırmaktadır. Ondan sonra (Z) grubundaki lehçeleri, ayak kelimesinin ortasındaki sessizin telâffuz şekline veya fiil kökünden yapılan ve sıfat fiilin (g) ile teşkil edilip edilmediğine göre aşağıdaki şekilde talî bölümlere ayırmaktadır:

Buna göre, bugünkü Kazan Tatarlarının dili tokuz, ayak, kalgan, taulı tipinde; Anadolu Türkçesi ise tokuz, ayak, kalan tipinde bir lehçedir. Türk kavimlerinin birbirleri ile olan sürekli temas ve karışmaları dolayısiyle bazı lehçeler aynı zamanda birkaç lehçe özelliği gösterebilirler. Bu bakımdan Samoyloviç’in tasnifi birçok soruyu cevapsız bırakmaktadır. Son zamanlarda Ligeti başarılı sayılabilecek bir tasnif denemesi yapmıştır. Bunun hakkında ancak Bârczi’nin Macar Etimoloji Sözlüğü’nün (Magyar Szofejtö Szotar) önsözündeki açıklamayı iktibasla yetineceğiz: "1- Uz (Oğuz) karakterli diller: Azerbaycan, Kırım (A) Anadolu Türkleri, Türkmen, Selçuklu; 2- Kıpçak karakterinde olan diller: Balkar, Başkırt, Karaçay, Karay, Kırgız, Kazan, Kazak, Kırım (B), Kumuk, Kurdak, Mişer, Nogay, Özbeg, Tobol, Tura, Peçenek, Kuman ve Houtsma, Et-Tuhfet, Abu Hayyan vs. sözlüklerindeki kelimeler; 3- Sibirya karakterini taşıyan lehçeler: Abakan, Altay, Baraba, Kaçın, Kundak, Karagas, Kızıl, Kondom, Koybal, Kumandı, Küerik, Lebed, Şor, Sagay, Soyot, Teleüt; 4- Türkî karakterinde olan lehçeler: Çağatay, Çin Türkistanı lehçeleri; 5- Çuvaş; 6- Yakut; 7- Göktürk; 8- Uygur; 9- Türkistanın diğer lehçeleri.

Son zamanlarda Türk dillerinin birçok yeni tasnifi yapılmıştır. Rasanen (Materialien zur türkischen Lautgeschichte. 1949) ve Baskakav’un (1952) tasnifleri yanında Rahmeti Arat’ın çok esaslı ve teferruatlı sınıflandırması mevcuttur.

Bu meyanda Benzing ve Menges’in tasniflerine de işaret edelim (Philologiae Turcicae Fundamenta, I. 1959, 1-10).

Türk şive ve lehçelerinin tasnifi ile ilgili araştırmaları ta baştan zamanımıza kadar ayrı ayrı inceleyerek mukayeseli bir şekilde tarihçesini yapan ve bu araştırmalardaki müspet ve menfi görüşleri de belirterek bir neticeye varmaya çalışan R. R. Arat, eski tasniflere nazaran çok daha müspet bir tasnif şeklini ortaya koymuş bulunmaktadır (Türkiyat Mecmuası 1953, s. 59-139, tasnif tablosu: s. 139).

R. R. Arat’ın, Türk lehçe ve şivelerinin tasnifi hakkındaki fikirlerini hulâsa ederek, onun tasnif cedvelini de vermek suretiyle bu bahsi kapatmış olacağız:

Türk dilinin lehçe ve şiveleri, vaktiyle J. Nemeth’in de işaret etmiş olduğu gibi, kelime başındaki y- ~s- hususiyetine göre, bir tarafta Yakut ve Çuvaş lehçeleri ile diğer tarafta bütün diğer şiveler olmak üzere, iki büyük kısma ayrılmaktadır. Şivelerin tasnifinde kabul edilmiş olan umumî esaslardan z~r ve z (<d)~r husususiyetine göre de Çuvaş lehçesi hem Yakut lehçesinden hem de diğer şivelerden farklı bir durumda bulunmaktadır; buna bir de bu lehçeyi diğer lehçe ve şivelerden ayıran ş~l hususiyetini eklemek mümkündür. Türk dilinin bütününü göz önünde tutan bütün tasniflerde Çuvaş lehçesinin Türk dili içinde ayrı bir grup teşkil etmesi icap ettiği neticesine varılmış olduğundan, bu hususun münakaşası artık bahis mevzuu değildir.

Yakut lehçesi de, y-~s- hususiyetinden başka d~t hususiyeti ile, diğer lehçe ve şivelerden farklı ayrı bir grup teşkil eder. Bu lehçenin Samoyloviç’te d-grubunun (Uygur, kuzey-doğu) t-bölümüne tek başına ve Bogoroditskiy’de, Karagas ve Tuva şiveleri ile birlikte, kuzey-doğu grubuna idhal edilmiş olması yanlıştır.

Diğer şivelere gelince, bunları ilk önce şivelerin tasnifinde esas olarak kabul edilen seslerden d (adak) sesinin inkişaf şekillerine göre ayırmak icap eder. Buna göre, bir tarafta d sesinin muhafaza edilmesi ve diğer tarafta bunun z sesine inkılâp etmesi hususiyetleri ile, kendiliğinden iki grup meydana çıkmaktadır.

Geri kalan bütün şiveler, d>y bakımından, y kısmına dahil bulunduklarından, bunların tasnifinde bu hususiyetin dışında, başka bir esas bulmak lâzım gelmektedir; bu da E sesinin muhtelif durumlarda şivelerde arz ettiği inkişaf şekillerinde bulunmaktadır. Bu suretle tek heceli kelimelerin sonunda E>v (u) hususiyetine göre, ayrı bir grup ve birden fazla heceli sözlerin sonundaki E sesinin, sedasızlaşarak, W sesine inkılâp etmesi hususiyetine göre de, başka bir grup ayrılabilmektedir.

Yukarıdaki şive grupları böylece tanzim edildikten sonra, geride daha iki şive grubu kalmaktadır. Bu grupların ikisi de tek heceli sözlerin sonundaki E sesinin muhafaza edilmesi ve birden fazla heceli sözlerin sonundaki E sesinin düşmesi hususunda birleşmekte, fakat tasrif eklerinin başındaki E sesinin durumu bakımından, birbirinden ayrılmaktadır. Tasnif eklerinin başındaki E sesini düşüren şive grubu aynı zamanda kelime başındaki t- sesini sadalaştırarak, d- şekline sokmaktadır. Şive gruplarının işaretinde birliği muhafaza etmek bakımından, bu son hususiyetin de tasnifin esas unsurları arasına alınması faydalı olur.

Bu hususiyetlere göre, Türkçe lehçe ve şive grupları ve hususiyetleri şu şekilde sıralanabilir.

A.    Türk lehçe grupları:
   I.    r-Grupu (r~z, l~ş, s-~y-) (Çuvaş).
   II.    t-Grupu (t~d, s-~y-) (Yakut).
B.    Türk şive grupları:
   I.    d-Grupu (adaW, taE, taElıE, WalEan) (Sayan).
   II.    z-Grupu (azaW, taE, taElıE, WalEan) (Abakan).
   III.    tav-Grupu (ayaW, tav, tavlı, WalEan) (Kuzey).
   IV.    taElı-Grupu (ayaW, taE, taElı, WalEan) (Tom).
   V.    taElıW-Grupu (ayaW, taE, taElıW, WalEan) (Doğu).
   VI.    daElı-Grupu (ayaW, daE, daElı, Walan) (Güney).

Türk şivelerinin tasnifi ile ilgili açıklamasını, R. R. Arat aşağıda verilen cedvelde hulâsa etmektedir:

Fonoloji bakımından bugünkü Türk lehçe ve şivelerinin de sınıflandırılmasının mümkün olduğunu sanıyoruz. Aslî Türk dilinde aşağıdaki sessizler kullanılıyordu: p, b, t, d, q, k, y, g, ş, s, z, y, l, r, m, n, ng, ç. Bunların da arasından ancak b, t, q, k, s, ş, y, ç, sessizleri kelime önünde bulunur.

Seslilerden a, ä (açık e), e (kapalı e), i, ı, o, ö, u, ü bilinmektedir. Finlandiyalı Räsänen, Macar Ligeti ve Alman Menges’in araştırmalarına göre uzun seslilerde bulunuyordu. Bu uzun sesleri Mahmud al-Kâşgarî XI. yüzyılda kullanmıştır. Macarcaya geçen eski Türk sözlerinde de bunları göstermek mümkündür. Meselâ: kep (resim), ber (ücret), şar (çamur) szam (sayı) vb.

Bugün, edindiğimiz bilgiye göre, Türk dilleri tarihindeki devirleri şu şekilde ayırabiliriz:

1-    Ana Türkçe çağı: İsa’nın doğumuna yakın yıllarda bu dil kullanılmakta idi. Özellikleri: Uzun seslilerin ve kelime önünde -h- sesinin bulunmasıdır.

2-    Eski Türkçe çağı: Milâttan sonra altıncı yüzyıldan başlayarak dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar sürer. Bu bölüme Göktürk ve Erken Uygur oyma yazılı dil metinleri ile büyük bir ihtimalle Erken Kırgız lehçesi girer.

3-    Orta Türkçe çağı: IX-XV. yüzyılları ihtiva eder. Bu bölüme Uygur edebiyatı altın çağının eserleri girer. Mahmud al-Kâşgarî’nin ansiklopedisi, Çağatay edebiyatının mbüyük eserleri: Rabgûzî, Nevâyî vb. Kıpçak sözlükleri ile "Codex Cumanicus” vb.

4-    Yeni Türk çağı: XVI. yüzyıldan zamanımıza kadar Eski Türk metinlerinden daha ahenkli, temiz ve güzel bir dil dikkati çekmektedir. Göktürk yazıtlarının dilinde kuvvet, asalet ve destanî hamaset ışığı saçılır. Uygur eserlerinin dili çok taraflı olup, din felsefesinin en mücerret mefhumlarını saf ve bozulmamış Türkçe ile ifade edebilmektedir. Çağataycaya gelince, o zamanın bilgini (polihistor’u) Nevâyî 1499’da cesaretle ve birçok örnekler vererek, ifade bakımından Türkçenin çok ileri ve işlenmiş bir dil olan Farsçadan geri kalmadığını ispat etmiştir.

Türk edebî dili daha sonraları arılığını muhafaza edememiştir. Bir sürü lüzumsuz Arapça ve Farsça unsurlarla dolduruldu. Buna rağmen yenileşme ümit ve imkânları mevcuttur. Zira edebî dile saflığı kazandıracak unsurlar, eski Türk edebiyatında ve Anadolu’nun çok zengin halk dilinde bulunmaktadır. Yayınlanan Anadolu ağızları derleme sözlüklerinin şimdiye kadar bilinmeyen söz hazinesine, pek çok Macar sözlerinin kaynaklarını aydınlatacak malzemeye de rastlanmaktadır.

Meselâ: bocs (boç): ayı yavrusu; csatak (çatak): çamurlu (yer); koporso (koporşo): tabut (kaburcak) vb.

* * *

Şimdiye kadar, birçok defa Türk kavim adı geçti; Macarca Török de bu sözden gelişmiştir. Bu söz Türklüğün en eski adı değildir. Hun devleti dağıldıktan, toba, Avar ve Sabarlar tarih sahnesinden çekildikten sonra Türk sözü ilk defa VI. yüzyılda meydana çıkmıştır.

Bu umumî kanaate rağmen, Çin-Şu adlı Çin kronikasında, Tu-ko kavminden Hiung-nu (Hun) Şanyülerinin meydana çıkmalarından söz edildiğine göre, Türk sözünün burada yanlış kullanılıp kullanılmadığını aydınlatmak gerekir. Tobalarda Tu-ku adlı bir oymak vardı. (Eberhard, Lin-Yüan 52) (ayrıca bakınız: Hamit Koşay, Türk Sözü Hakkında, Zeki Velidi Armağan kitabı).

Türk sözü Uygurca eski metinlerde kuvvet anlamında, cins isimi olarak da geçmektedir. Eski Türk oymak ve kişi adları arasında bu anlama gelen pek çok söz bulunur. Meselâ: Berk, Küç, Erdim vb. gibi Türk adlarının da önce bir oymak adı olduğu anlaşılmaktadır. Sonradan bu isim daha büyük ethnik teşekküle ad olmuştur. Türk devletinin Khingan dağlarından Azak denizine kadar süratle yayılışını da hatırlarsak bu manâ değişikliğinin kısa zamanda meydana geldiğine hükmedebiliriz. Kuban ırmağı boyunca yaşayan Macarları VI. yüzyılın sonunda Ermeni Khoreneli Moses (adı geçen devlete bağlı olmaları dolayısiyle), Türk olarak adlandırmaktadır. XI. yüzyıla kadar batı kaynakları Macarları, bugünkü yurtlarını işgal ettikten sonra da, umumî olarak Türk diye tanınmışlardır.

* * *

Türk adı menşeinin araştırılması, dikkatimizi, Türk oymak ve has adları konusuna çevirir. Buna pek çok önemli soru bağlıdır; eski Türk isimleri, dağınık Türk dili yadigârları sayıldıkları için, bunların da incelenmesi dil bilginlerini ilgilendirir. Yerleşme tarihi ile uğraşan tarihçiler için de gereklidir. Çünkü, binlerce yıl boyunca, Hoang-ho yanındaki Salar (Singhoa-ting) şehrinden Viyana’ya kadar uzanan sahada sayısız Türk oymak veya has ismi geçer. Bu ise, sözü geçen geniş alanda Türklerin yaşadığını veya buralarda Türk tesiri bulunduğunu ispat eder. Bunlar ister Abbasi halifelerinin veya Çin hükümdarlarının kumandanlarının, veyahut da Rumen boylarının, Rus Kazaklarının adı olsun bu adların hepsi Türklükle ilgilidir.

Türk özel isimlerine ait pek zengin kaynaklar olmasına rağmen, bununla şimdiye kadar yeter derecede uğraşan yoktu. Halbuki, yerleşme bölgeleri olan köylere, diğer dillerde olduğu gibi, bunların yanında akan ırmaklara, çevresindeki dağlara, o bölgeye has ağaç ve hayvanlara, jeolojik teşekküllere verilen adlara veya vaktiyle orada yaşayan ulus, oymak veyahut şahsa nisbetle adlandırılmış olabilirler. Bilhassa bu sonuncusu (şahıs adları) önemlidir. Meselâ: En eski Türk oymak asıllı Macar köy adları arasında: Kürt (Karyığını), Ker (Ker, pek büyük), Kesi (kesek, parça) bu cümledendirler. XVIII. yüzyılın sonlarında doğuyu dolaşan Georgi Başkurtların köylerine "Çağdaş aksakallar” adının verildiğini söyler. Oymak veya şahıs adlarından iyelik eki kullanmadan meydana gelmiş köy adları bütün Türk dilleri alanında sınırsızdır. Hattâ bugün yalnız Slavca yahut Rumence konuşulan yerlerde bile buna rastlanılır. Türk dil alanında (Tıpkı Macarcada olduğu gibi) bir yerin ilk sahibi olan şahsın adı, eksiz olarak köy adı yerinde kullanılır. Slâvca bu adın sonuna -ovo-, -sk vb. ekler gelir. Meselâ Bulgarca Selçikovo, Rusça, Abaşovo, Alatınsk, Akmolinsk, Tarkanovo vb. Rumencede -eni, eşti ekleri gelir. Buna örnek olarak Belçireşti, Comandaresti, Tonguzeni vb. zikredilebilir.

Irmak adları da birkaç bölüme ayrılır. Küçük ırmak adları köy veya şahıs isimlerine izafe suretiyle verilmiş olabilir.

Renk adlarını taşıyan ırmaklara Balkanlar’da Çin sınırına kadar rastlanır. Meselâ: Karasu Bozyılga, Yeşilüğüz (öz), nehir kıyısı bitkilerine izafe suretiyle Taldısu (söğütlü), Boraşo vb.

Dağ adlarında da durum aynıdır: Bozçuk, Kögmen (gök rengi) gibi. Daha az önemli yer, ırmak, tepe ve geçit gruplarında çevre ile ilgili olarak çobanların, kervancıların yeknesak hayatında vukua gelen bir değişiklik veya hadiseye nisbetle adlandırılmış olabilirler. Meselâ: Doğu Türkistan’da İştan astı (içdonu astı), Türkistan’da Barsa-Kilmez (varsa gelmez), Anadolu’da Gelin uçtu kayası gibi.

Diğer Türk has isimlerinde kişi ve cemiyet adlarını, başka bir ifâde ile has isimler ile oymak ve ulus adlarını ayırabiliriz.

Türk has isimlerinin alınışı tek bir hadise olmayıp, kavim adlarında olduğu gibi bir düzene bağlıdır. İptidaî derecesinde diğer kavim ailelerinde ad verme, ad gelişmesinde bağlı olduğu psikolojik zeminin tesiri altındadır. Bunları inceler ve eski Türk kaynaklarındaki adlarla mukayeselerimizi yaparsak dikkate şayan benzerliklerin bulunduğunu görürüz.

Ad verme, gerek Türklerde ve gerekse diğer kavimlerde sihrî zemin ve teferruatının tesiri altındadır. Ad verilirken tabiat kuvvetlerinin, ruhların ve cinlerin yeni doğan çocuğun hayatına muhtemel müdahaleleri hesaba katılır. Bu konuya bir dereceye kadar, totem (Türkçe onğun) ile ilgili adları da alabiliriz. Totemizmin mantık öncesi (prelojik), iptidaî görüşü, ilk önce Amerikalı kızılderililer (İndianlar) da tesbit olunmuş ve onların dilindeki totem kelimesi ile ifade edilmiştir. Bu görüşe göre hayvanlar, hattâ bitkiler mistik yüksek derecede varlıklardır. Manâsı cin anlamını da kapsamaktadır. Totem, gerek ferdin ve gerekse oymağın ceddidir.

Totemizmin aslında, eski Türk kültürünün unsurları arasında olmayıp, diğer kültür çevrelerinden alınmış olduğu sanılmaktadır. Onun için Türklük bakımından fazla önem taşımaz. Oğuz oymaklarının köklerine, ayrılışlarına ait efsane en göze çarpanıdır. Muhtemel totem adlarına misal: Bozkurt, Kök böri, Uku (baykuş), Turul (tuğrul), Yılan, Ayu, Esperik, Kartal, Omurtag, Turuntay Tugan (doğan), Akkuş (turul dahil son altısı yırtıcı kuştur), Çurtan (turna balığı), Bogday (buğday), Arpa vb.

İhtimale dayanan totem menşeli adlardan sonra şahıs adlarının daha açık olan kategorilerine geçebiliriz:

I)    Amaçlı (entansiyonlu) adlar. Ruhlara verilen işaretler:
   a)    Ana ve babanın dilekleri:
      1-    Yeni doğan çocuğun uzun ömürlü olması için: Toktasın, Dursun vb.
      2-    Gelecek sefer de oğlan çocuğu doğmasını istemelerini belirtmek için: Kız-yeter, Oğul-gerek gibi.
      3- Doğan çocuğun, ana ve babanın bir dileğini, umudunu tahakkuk ettirmesi için: İltut, Hindal, İldüz, Baybolsun, Beşbine vb.
   b)    Apotropeonlar, yani koruyucu adlar:
      1-    Kötü ruhları korkutan, sür’at ve kuvvet anlamına gelen adlar: Kolbas, Börüberdi, Katlıboğa, Altıbars gibi. Bunların bir kısmı totemistik menşeli de olabilir.
      2-    Hor görülen bazı hayvan adları (kötü ruhların yeni doğan çocuğun değersiz, ana ve baba tarafından sevilmediğini, ölümü ana ve baba için üzüntü teşkil etmeyeceğini göstermesi için): Köpek, Barak gibi.
      3-    Aynı maksatla çocuğun sevilmediğini göstermek için kullanılan çirkin adlar: İtködön, Murdar, Sank, İtbok gibi.
      4-    Erkek çocuklarına verilen kadın adları veyahut kadın anlamında olan adlar: Karakız, Kurtka, Bike gibi.
      5-    Kötü ruhları yanıltan başka cins adlar. Bunlar arasında nefret edilen kavimlerin adları: Bolmaz, Satılmış, Kalaş, Orus, Sart-Kalmak gibi.
      6-    "Teofor” yani, Allah adını kapsayan adların bir kısmı: Tengri-Berdi, Kuday-Berdi gibi. Tengri kötü ruhlardan üstündür.
   c)    Çocuk için iyi dilekleri doğrudan doğruya, dolaysız anlatan adlar:
      1-    Mutluluğu, başarıyı dileyen adlar: Bekbol, Şahbula, Efendibula, İğdir gibi.
      2-    Uzun ömür dileyen adlar: Yüzyaşar, Kobcaşar, (Çokyaşar), Binyaşar gibi.
      3-    İyi karakter özellikleri anlatan adlar: Tınıbek, Canıbek, Bilir, Alper gibi. Saygı duyulan kavimlerin adları, güzelliği ve kuvveti herkesçe bilinen nesne adları da bu bölüme girer: Elmas, Bulat gibi.
      4-    Vücutla ilgili iyi özellikler, hayvan ve bitkilerin müspet özelliklerini belirten adlar: Karpuz, Kabak, Torsuk, Süyrük, Selvi, Elif gibi.
   d)    Gösteriş ifade eden adlar. Bir bölümü VI ve VII’nci maddelerde anlatılacak olan ve ataların, büyük kimselerin adlarından gelen isimler. Rütbe bildiren adları da bu ikinci kategoriye alabiliriz.
II-    Tesadüf âleminden alınmış işaretler (indiciumlar):
   a- Yeni doğan çocuğun göze çarpan bir özelliği (vücut yapısı, rengi vb.): Mengli, Çutur, Kızıl vb.
   b- Doğumdan sonra ilk göze çarpan veya işitilen adlar: Balta, Çubuk, Çakan, Kumız, Palav (pilâv) gibi.
   c- Doğumdan sonra görülen hayvan ve bitki adları: Karga, Kabak, Koyan (tavşan), Alma gibi.
   d- Çadıra, odaya ilk giren kişi; işi adı veya rütbesi, bağlı olduğu kavim, aul’da (köyde) bulunan misafir adları: Kerbende, Köteli-kaşka, Çerçi, Dögdörbay (Doktor bay), Candaralbek (Generalbey), Uzunbut (meşhur seyyah Sven Hedin), Orus, Tatar gibi.
   e- Ana veya babanın ilk duyduğu veya söylediği söz: Şüktur (sus), Balaboldu, Tepremez, Ağrıtmış, Yarman gibi.
   f- Doğum anında vuku bulan meteorolojik veya astronomik bir olay: Ayaz, Tolun, Yağmur, Duman, Aydoğa gibi.
   g- Gün, mevsim ve bayram adları: Noruz, Yangot (yeni ot), Adina, Salı-beg, Bayram, Ramazan gibi.
   h- Doğum zamanındaki önemli bir olay, ziyafet vb.: Bayga-bar, Toyboldu gibi.
   ı- Doğum anında yenilen kavim, memleket, hükümdar adaları: Gûr-sançtı (Alâeddin Harzemşah’ın Gürhan’ı yendiği zaman doğan oğluna verdiği ad), Macar (Batu Han’ın Macarları yendiği zaman verilen adlar) gibi.
   i- Doğum yerinin yakınında bulunan nehir, doğum yerinin bulunduğu yayla, şehir, kârgir ev vb.: Etil, Altay, Yayla, Taştura, Bağdat-Hatun gibi.
   j- Babanın yaşı: Elli-bay, Elli-ulu (oğlu), Altmış gibi.
   k- Yeni doğan çocuğun kaçıncı çocuk olduğu: Tört-ul (dört oğul), Altı, Yedi-san (sayı) gibi.
   l- Din adamının bulduğu rastlantı: Kur’an yapraklarının karıştırılması ile bulunan ad: Yasin gibi.
III.    "Teofor” adlar: Kötü ruhları şaşırtmak maksadiyle veya çok defa da ana ve babanın sevincini, şükranını gösterirler: Tengri-bermiş, Kuday-berdi (Hüda verdi) gibi.
IV.    Ana ve babanın sevgisini, şefkatini gösteren adlar (Hypochoristica). Bunlar, umumî olarak ince, değerli, tatlı, güzel, küçük bir şey anlamına gelen ve daha ziyade kızlara verilen adlardır: Çiçek Kızkına, Altun-gül, Gülayım, İnci gibi.
V.    Kişilere bağlı adlar:
   1-    Ata ve akraba adları,
   2-    Herkes tarafından tanınan ve büyük şahsiyetlerin adları, kısmen moda adlar: Ögedey, Kübilay, Baybars gibi.
VI. Rütbe ve unvan adları. Yukarıda, II/c ve II/d ile belirtilen hususlarla ilgili adlar: Yula, Tarhan, Sultanbey gibi.

Toplu (kollektif) adlar (Soy, Uruğ, Boy, Oymak, Kabile Kavim):
1-    İçerden Gelişmiş Olanlar: Has isimden klan adı, klan adından oymak adı ve oymak adı başa geçtiği zaman budun, kavim, millet adı olur: Özbek, Nogay gibi.
2-    (a)- Dışardan konan adlar: Oymak başkanının, dolayısiyle oymağın geniş göçebe devleti (ili) çerçevesi içinde idarî ve askerî görevine delâlet eder. Tarhan, Inak, Kabukşın-Yula gibi.
       (b)- Dışardan Takılan Adlar: Oymağın, halkın herhangi bir özelliği ile ilgilidir: Kesik, Ağaçeri gibi.

Oymak adı çok defa kavim adı olabileceği gibi, siyasî birliğin zayıflaması ve çökmesi ile büyük teşekkülün adı oymak, hattâ oymak dalının adı şeklinde mevcudiyetini muhafaza edebilir. Soy, boy adlarının umumî olarak şahıs adlarından, nüfuzlu aile reislerinin adlarından gelişmesi, o ailenin nesiller boyunca daha büyük teşekkül haline gelmesine bağlıdır. Boy ve şahıs adlarından gelen soy, boy vs. adları şahıs adlarında olduğu gibi, aynı morfolojik ve semantik sınıflamalara bağlıdır. Büyük siyasî teşekkül (oymak, kavim) adları arasında önemli bir grup diğer bir bakımdan dikkatimizi çekmektedir. Çin vakiyinâmeleri, Batı Türklerinin hükümdarı Işbarakağan’ın halkını ne şekilde 10 boydan mürekkep birlik haline koyduğunu açıklamaktadırlar. Hakan her boyun başına bir şad tayin etti. Her şad kudret alâmeti olarak bir ok (silâh) aldı. Bu sebepten ötürü on boy on ok adını aldı. Boyların oklarla bölünüşünü Oğuz boyları ile ilgili efsanede de bulabiliyoruz. Bizzat Oğuz adı da aslında oktan gelmekte ve aynı zamanda boy anlamını taşımaktadır. Ok sözü birçok boy adına girmiştir: Türk-Bulgar, Onogur gibi. Peçenek boy adları da, ileride görüleceği üzere, kavmin siyasî kuruluşu ile ilgilidir. Peçeneklerde ve diğer Türk kavimlerinde boylar birliğine başkanlık eden oymak reisinin adı tekmil birliğe âlem olarak kalmaktadır.

Oymak ve kavimlerin dışarıdan gelen adları onların kuruluşları ile de ilgili olabilir. Meselâ Bulgar (karışık), Kurama (karışık), Kalaç (bakiye), Kırık (kalıntı), eski Macar Keszi Türkçe Kesek’ten (kesilmiş, parça) anlamlarına gelmektedirler.

Kavim adları kader değişikliği sebebiyle de verilmiş olabilir: Meselâ: Sabar, Kazar, Avar, Kabar bu cümledendirler.

Veya, ad bir kavmin karakterine de işaret edebilir. Meselâ: Çuvaş (sulhçu, itidalli), Uygur (itaatli) gibi.

Şahıs adları konusuna yine dönelim. Hıristiyanlığı kabul eden Macarlarda olduğu gibi, İslâmiyet’i kabul eden Türklerde de saha itibariyle kuzeyden güneye indikçe ve zaman bakımından yeni çağa yaklaştıkça, İslâm dininin tesiri altında, birinci derecede Arap, ikinci derecede Acem adları yerleşti. Bu konuda kısaca şunları söyleyebiliriz: Arapça ad vermekteki kaideler keyfi olarak bozulmasa idi isimler gayet açık anlaşılabilirdi. Esası şöyledir: Künye (şahsın en büyük oğlunun adı) ve bunun önüne katılan Abu (peder) sözü ile isterse vücudu ile ilgili bir nişan veya yer adı vb. isim+pederin, ceddinin adı (patronym’lar) ve buna katılan ibn (oğlu) sözü+lâkab (saygı adı; umumî olarak-din, mülk, zaman, devlet sözlerinin terkibi) kullanılır. Memlûklarda ise Memlûk’un eski efendisinin adı da eklenir.

Kullanılışta ismin yerini künye almıştır. Meselâ Abu’l-Farac Ali ibn Hüseyin. Al-İsfahânî (Arap), Abu-l-Gazi (Hiveli Türk tarih yazarı).

Hükümdarların ve büyük devlet adamlarının lâkabı ön plâna geçer. Meselâ: Salâh al-Din gibi. Yazarlar, şairlerde ise nisba tercih olunur. Meselâ al-Birunî. Bazen de "patronymikon” esastır. Meselâ: İbn Tagriberdi: Tanrı verdi (Memlûk tarih yazarı). Şimdi tam şekilli birkaç ad verelim: Mahmud ibn al-Hüseyin ibn Muhammed al Kaşgârî (isim+ 2 patronymikon+nisba); Abu-l-Rayhan Muhammed ibn Ahmed al-Bîrunî (künye+isim+patronymikon+nisba); az-Zâhir Rukn al-Din Beybars al-Bundukdarî (lâkab+isim+nisba); al-Malik al Nâsir Salah al-Din Abu-l-Muzaffar Yusuf (ünvan+lâkab+künye+isim).

Abu Ali al-Hasan ibn Ali ibn İ shak Nizam ul-Mülk al Tûsi. Büyük Selçuk hükümdarlarından Alp Arslan ve Melikşah’ın vezirinin tam adı (künye+isim+patronymikon+lâkab+nisba).

Acem tesiri ve Farsça isimler en çok Anadolu Selçuklularında ve Hindistan’da kökleşmiştir. Bunlar kısmen Sasanîler devrine ait eserlerden iktibas ve kısmen de yeni buluşlardır. Birinci grupa, büyük hükümdar anlamına gelen Key kelimesi ile tamamlanan Keyhüsrev, Keykubad; ikinci gruba Cihangir (dünya fatihi) örnek olarak gösterilebilir.

Türkler diğer halklar ve dolayısı ile yabancı kültürler ile temasa geçip onların tesiri altında kaldıkça adlarını da almışlardır. Bu sebeple Türk adları arasında, bazı Moğol ve Kıpçaklarda Rus menşeli sözlere raslanır ise de bunların ancak talî önemi vardır.

* * *

Göçebe topluluğa bağlı ferdlerde ad verme dünyaya gelişle ilgili ilk bir konudur. Sıhrî itikatlara dayanan öbür dünyaya inanıştan ise hayatın son safhası olan ölü gömme âdetleri gelişir. Eski Türklerde "toy” umumî bir gelenek idi. Ölü ziyafetine bizzat ölünün de katıldığı kanaati hakim idi. Yas tutanlar ölüyü eğlendirmek için toplanırlar, gelecekte de onun koruyuculuğuna sığınarak eve bağlamak isterler.

Eski Türkler, meselâ Göktürkler defin merasimi için yaprak dökümünü veya ağaçların yapraklanması zamanını beklerler, büyüklerin mezarı üstüne toprak yığarak kurgan (tepe) yaparlardı. İranî asıllı atlı kavimlerde de ayni adet cari idi. Çin sınırlarından Macaristan’a kadar uzanan bozkır yolu boyunca bu kurganlar sıralanır. Mezara (kurgan’a) kahraman ölünün hayatta iken öldürdüğü düşmanların balbal adı verilen taştan yontma tasvirleri dikilir. İbn Fadlan 926 yılındaki seyahatnamesinde, Oğuzların da ağaçtan yontma balbalları mezarlarına diktiklerini ve bu sırada, şu sözleri söylediklerini kaydeder: "Bunlar onun (ölünün) uşaklarıdır. Cennette ona hizmet edeceklerdir”. Macarlarda Lehel adlı kahramanın borazanından bahseden efsanevî rivayet bu inanışın Macarlar arasında da yaşadığını gösterir (Lehel bir akında, 955’te esir düşer. Düşmanı olan kıral, öldürülmeden önce son arzun nedir, der. O da "bana nefirimi verin bir kerre daha üfleyerek çalayım” der. Bu arzusu kabul olunur. Lehel nefiri öttürür. Sonra karşısında duran kralın başına şiddetle vurarak onu öldürür. Bu suretle öbür dünyada onu kendisine ebedî uşak yapar). Eski Türklerde ve Hıristiyanlığın kabulünden önce Macarlarda ölü ile birlikte atı, yahut atının başı ile ayak kemikleri, silâhları, sevdiği eşya da gömülürdü. Bütün bu adetler ölünün öbür dünyada da yerdeki tarzda hayatı devam ettirdiği inancından doğmaktadır. Macar bilgini Gyula Laszlo’nun incelemeleri ile isbat etttiğine göre Türk halkları ve yurt kuran Macarlar zikri geçen eşyayı mezara tersine koymakta idiler. Bunun mânası şudur: Bu halkların itikadına göre ahiret, dünyamızın ancak tersidir. Bunun Şamanizm ile ilgisi şüphesizdir. Bazı Türk kavimlerinde meselâ Çin kaynaklarına göre Göktürklerde ve mezar buluntularına göre Macaristan’daki Hunlarda ölü yakılırdı. Katafalk yerini tutan çadırın çevresinde at ve koyun kurban edilirdi. Atı çadır çevresinde birkaç defa koşturduktan sonra o at kurban edilip diğer eşya ile birlikte yakılırdı. Küller gömüldükten sonra kurbanlar kesilir ve yüzlerini yas alâmeti olarak yaralarlardı. Ruh, kuş şekline girerek uçup giderdi. Eski metinlerdeki "sonkuroldu” (şahin oldu) sözü bunu ifade etmektedir.

* * *

Ruh ve ahiret kavramı, bütün dinî tasavvurlarda esas unsuru teşkil ederler. Buna toptan Şamanlık diyoruz. Şaman sözü aslında Tunguzca bir söz olup bilim edebiyatına oradan geçmiştir. Türkler şaman sözü yerine kam’ı kullanırlar. Attila’nın bir kayınpederinin adı Eşkam (şerik şaman), diğer bir Hun’un adı da Ata kam’dır. XI. yüzyılda yazılan Kutadgu-Bilig ve Kâşgari sözlüğünde de aynen rastlandığı gibi, VIII-IX yüzyıl Kırgızlarının da kullandığını, muahher Çin-Sung çağı kaynakları gösterir (Eberhard. Ç. Ş. K. 233).

Zelenin’e göre Sibirya Şamanlığının kökü totemizm’e dayanır. Ruh-totemleri ve ruh-ongon’ları kültünün (ibadetinin) en gelişmiş ve karışık şeklini teşkil eder. Zelenin’e göre Sibirya totemizmi ilk önce iptidai insanlar arasında meydana çıkmış, insana, kendisine zararlı hayvanların fevkal-beşer vasıfları arasında nadir görünüş veya görünmezlik, gizlilikleri dikkatinden kaçmamıştır. Bu itikattan zararlı ruhlar, daha sonra ruhlar mefhumu gelişmiştir. Bu ruhlar hastaya, cesede ve sun’i tasvir olan ongun’a da nüfuz edebilirler. İnsan ile ortak yaşayış mefhumunu yavaş yavaş hayvanlar âlemine, hattâ kısmen bitki âlemine de teşmil ettiler. Orada da kabileler tasavvur ederek hayvan "klan”ları ile ittifaklar akdettiler. Meselâ: Evlenmede, kabile "exogammia”sı bu cümledendir. Bu hayalî ittifakların amacı, hayvan şekline bürünen totemlerin sebep oldukları hastalıkları, avdaki şanssızlıkları (avın ürküp kaçması, ağların ve kapanların bozulması gibi) defetmektir.

Bu bahse şunu da eklemeliyiz: 926’da İbn Fadlan, Seyâhatnâmesinde, Başkurtlardan bir kabilenin turnalara saygı göstermesini, bu kuşların bir seferde düşmanlarını sesleri ile ürkütmelerine ve zafere kavuşturmalarına atfeder. Acem tarihçisi Gardizî ise XI. yüzyıl Kırgızlarından bahsederken, onlardan bazılarının rüzgâra, kaplumbağaya, saksağana, şahine veya güzel ağaca taptıklarını zikreder.

Zelenin’e göre, kabile ile müttefik hayvan-klanı kavramından daha sonra, hayvan klanından insan-klanının neş’et ettiği ve onun ceddi olduğu inancı doğmuştur.

Totemin varlığı ölümle de sona ermez. Görünmeyen kısmı iskelette veya doldurulmuş derisinde veya sun’i olarak yapılan eşyada, meselâ; Ağaçtan yontulmuş putta veya keçeden kesilmiş figürde vb. ongun’da yaşamakta devam eder. Şu halde ongunlar ruhların meskenidir. Herhangi bir tapılan ongun bütün klanın ortak putudur.

Reşideddin ve ondan sonraki kaynaklar 24 Oğuz boyunun ongunlarını sıralarlar. Bunların hepsi yırtıcı kuşlardır. Ongon yalnız hayvan şeklinde (zoomorf) olmaz, insan şeklinde (antropomorf) da olabilir. Ölüler, bilhassa hükümdârlar ve şamanların ruhları da, onları gösteren ongon suretine bürünebilirler. Kimin ongon olabileceğini şaman tayin eder.

Acaba, Zelenin totemizmin’in Sibirya’daki rolünü açıklarken mübalağaya sapmıyor mu? Ayrıca buradaki dağ ve orman çevresi muhtelif boylarının inançları, ezcümle Türk göçebeleri inanç âlemine ne dereceye kadar uyar? Hayvanlarla ilgili her tasavvurun mutlaka totemizme bağlı kalması gerekmez.

Şamanizm’in en eski şekline göre, öbür dünya aşağıdaki dünya ile aynıdır. Daha mütekâmil Şamanizim’de ise, ışık âlemi olan gökün de, aşağı dünyanın da birçok tabakası vardır. En yaygın inanç şekline göre, gökün 17 katı dahi olabilir. Radloff’un Altay dağlarında işittiğine göre, aşağı dünyanın 7 veya 9 katı vardır. İki âlem arasında yeryüzü ve insanlar bulunmaktadır. Her şeyi yaratan gök ilâhı (Tengri), bozulmaz, âlem nizamının kurucusu olup, gökün en üst katında oturmaktadır.

Aslında, yalnız bu tek Tengriye tapılıp tapılmadığı hatıra gelebilir: Bu görüş eski Türklerin içtimaî teşkilâtına, patriyarkal büyük aile fikrine tamamiyle uygundur. Öbür dünyanın, üzerinde yaşadığımız dünyaya uyması etnoloji kanunları icabıdır. Eberhard’ın da işaret ettiği gibi, gökteki ve yerdeki nizam, içtimaî teşkilât ile sıkı sıkıya ilgili, biri diğerinin eşidir. Gök veya güneş mutlak hakimdir. Yeryüzünde aile başkanının da olduğu gibi, gök-güneş Tanrısına da yıldızlar, tabiat kudretleri boyun eğerler. Aynı tarzda, yeryüzündeki içtimaî kuruluşta da hükümdâra asılzadeler, aile başkanına ise diğer aile ferdleri tabidirler. Eski din telakkisinde de aynı âmilin kökleştiğini görürüz.

Dünyanın yaratıcısı tek Tanrı kavramı hakkında, İbn Fadlan’ın Oğuzlarla ilgili bir haberi dikkate şayandır. Ona göre Oğuzlar bir haksızlığa uğradıklarını sezdikleri zaman, başlarını göğe kaldırarak: bir Tengri!.. derler.

VI. yüzyıl yazarı Menander ise, Türklerden bahsederken "her ne kadar toprağa, suya ve ateşe saygı göstermekle beraber, yine de kâinatın yaratıcısı tek Tanrıya inandılar” der. XIII. yüzyıl büyük hakanları, meselâ bunlar içinde Möngke açık olarak şu şekilde hitap eder: "Ancak tek Tanrı vardır. Onun takdirine göre yaşar ve ölürüz”.

Bugünkü, yabancı tesirler altında çetrefil hale sokulan inanışlar arasında bile tek Tanrı mefhumu sezilmektedir. Şöyle ki, gök tanrısı yücedir, değişmemektedir. Halbuki diğer talî derecedeki tanrılar, cinler, kaprisli beşerî zaaflarla malûldurlar. Çeşitli Altaylı kavimlerin akideleri altında bunlar yavaş yavaş yeryüzünü ve öbür dünyayı istilâ etmişlerdir. Tengriye, pek eski çağlardan itibaren hayatın temelini teşkil eden en önemli nimeti; adı ve koyunu kurban ettiler. İlkbaharda ayrıca tabiatın diğer hediyelerini; ilk otu, taze kısrak sütünü sundular. İlkbahar şenliklerinde Hunlar ve diğer eski Türk kavimleri at yarışları tertip ettiler. At, gök ve dolayısiyle güneşin kutsal hayvanı idi.

Eberhard’ın fikrine göre Çinde yontma taş çağından itibaren kuzey barbarlarından gelen dinî tesirler gösterilebilir. Bilhassa daha sonra "Eski Çin’de gök âlemi ile ilgili herşey, bu yöne bakar”. Çin felsefesinde de daha birçok husus, bu cümleden olarak, çocukların aile babasından doğuşu, hep "gök” ve onunla ilgili felsefî kavramın mahsulüdür. Eski felsefî gök kültünün ve içtimaî nizamın yekdiğerine mezcedilmesi sonucu olarak imparator "gök oğlu”dur. Uygur ve Göktürk hakanı da, "Tengri tek, Tengri yaratmış” lâkablar’ına göre Tengriye benzer veya onu Tengri halketmiştir. Moğolların hakanı Möngke daha da ileri gider; Rubruquis’e göre bu hakanın Fransa Kralı IX. Luis’e yazdığı mektup aşağıdaki şekilde başlar: "Ebedî Tanrı’nın buyruğudur bu: Gökte ancak bir ebedî Tanrı vardır. Yer yüzünde de ancak bir sahibin olması gerekir. O da, Cengiz Han’dır”.

Kültür çevresi nazariyesini ileri sürenler, eski kültürlerden bahsederken, bitki yetiştiren halkların aya tapan şamanlığından, avcı halkların totemizminden ve kadim (burungu) göçebelerin gök ata’ya tapan monoteizminden bahsederek mübalağalı şekilde kesin sınırlar çizerler. Ancak Türklerde bu kültür çevrelerinden her üçünün aynı zamanda oluşunu açıklamadan bırakıyorlar.

Gök Tanrısına çeşitli faaliyet sahası ve vasıflar isnad olunuyordu. Bunların her birine ad takılmıştı. Daha sonra tedricen bu vasıflardan özel tanrı mefhumları gelişti: Hypostasis’ların meydana çıkması gibi. Tali derecedeki tanrıların, tanrı çocuklarının ve yardımcılarının sayısı bazen 7, bazen de 9, X. yüzyıl Başkırtlarında ise İbn-Fadlan’a göre 12 olarak görülür.

Bilhassa güneşe tapma ön safhada göze çarpar. Kuzey bozkır göçebelerinde bu sarihtir. Hiung-nuların Tan-hu’ları doğan güneşi ve yeni ayı eğilerek selâmlarlar. Türk hakanlarının çadırı doğuya açılır. Çin kaynaklarına göre bu "gökün bu yönüne saygı nişanesidir, zira güneş oradan doğar”.

Gökten inen ateş de gök tanrısının oğludur. Altaylı kavimlerin hepsi ateşi kutsal sayarlar. Türklerin bu hareketi Arap yazarlarının da dikkatinden kaçmamıştır. XIII. yüzyıl seyyahları Moğolların ateşi kutsal saydıklarını anlatırlar. Ateşin temizleyici özelliği olduğundan zararlı ruhları uzaklaştırır. Bizanslı elçiler VI. yüzyılda iki ateş arasından geçirildikten sonra hakan huzuruna çıkarıldılar. Bu adet Moğollar arasında da cari idi. Rus prenslerinin Batu Han veya onun torunları huzuruna çıkabilmek için, önce iki ateş arasından geçmeleri gerekiyordu.

Diğer tabiat kudretlerinin, unsurlarının ve mevsimlerin de ayrı ayrı tanrıları vardı. Talî derecedeki tanrılar arasında Türk yazıtları dişi Umay tanrı adını defaatla anarlar. Bugün de çocukları koruyan veya onların ölünce kuş olup uçan canını alıp götüren ruhlara inanılmaktadır.

Uçmak (cennet) de gökün yüksekçe bir katındadır. Orada iyi ruhlar ikamet eder ve Tanrı ile insan arasında şefaatçidirler. Ruh âleminin üyeleri doğumdan ölüme kadar insanla ilgilenirler. Aralarında meselâ, bugünkü Altay Tatarlarında koruyucu melek vasfını taşıyan yayuçı ve fenalık getiren körmüs vardır.

Aşağı dünyada bulunan cehennem, fena ruhların zarar getiren cinlerin yeri olup, Erlik de mutlak hakimidir.

Yeryüzünde insanlardan başka yer ve su (sub) vb. gibi kutsal cinler (ilâheler) vardır.

İnsanlar doğrudan doğruya Tengri’ye yalvarmaz, talî tabakalardaki tanrılar, yahut uçmağa (cennete) ulaşan cedlerinin ruhları aracılığı ile dileklerini bildirirler. Bu dileğin ulaştırılmasına da ancak şaman salâhiyattardır. Çin kaynaklarının 519’da verdiği bir habere göre, bir kadın şaman Juan-juan (Avar) prensi ile göğe uçar Psihopat şaman, sarhoş edici tütsüler arasında, dinî ve son derece yorucu rakslarla "epileptik” sar’a nöbetleri geçirerek baygın hale gelir ve bu anda bazı hayaletler gördüğünü sanır, ruhlar âlemine ve gök tabakalarına ulaşır. Hastalığı getiren cinleri koğacaksa, onlarla mücadele eder vb. Şaman raksı cinlerle yapılan savaşın dramatize edilmesinden ibarettir. Şaman’ın ışık ve sıcaklık, karanlık ve don ülûhiyeti tabakalarında bulunuşuna göre "ak ve kara şaman” mefhumu teşekkül etti. Bunlar kendileri de ölümlerinden sonra ruhlar âlemine karıştılar. Birbirleri ile mücadelelerinde şekilden şekle girmeleri, kahramanların (alpların) icraatı ile ilgili gelenekler içinde mezcolunarak halk destanlarının (epik) renk kazanmasında müessir oldular.

Macarların da Hıristiyan olmadan önceki inançları büyük ölçüde yukarda tasvir olunanlara uyar. Şaman (kam)ın şekil değiştirmesi, halk masallarında olduğu gibi tabiat üstü kudretle alev veya hayvan kılığına bürünmeleri Macarların taltoş’unda da görünmektedir. Şamanlık Finn-Ugur kavimleri arasında da yaygın olmakla beraber taltoş sözü aslında Türkçe olmalıdır. Şöyle ki, eski Türkçe tal- "kendinden geçmek” mânasına gelir. Meselâ: Talgan ig "bayılma hastalığı-epilepsia”. Bu kökten gelebilecek talıt (bayılma) demektir. Nitekim Türkçe "bay ve bag” sihir sözünden eski Macarcaya bâjos (okunuşu: bâyoş=sihirbaz) geçmiştir. Macarca büdür (asıl mânası sihir=magia). Macarca orvos (okunuşu orvoş, hekim mânasına) Türkçe arvışçı dan (sihirbaz) çıkmıştır. Macarca bölcs (okunuşu bölç) Türkçe bügüçi (sihirbaz) demektir vb. Aynı vechile Macarca kutsal mânasına gelen egy (ondan müştak egyhâz=mabet, kilise); boszorkâny (cadı karı) Türkçe karşılığı basırkan; sârkâny (okunuşu şârkâny=ejderha) Türkçe karşılığı ağlebi ihtimal sazagan; ige, igez (sihir) Moğolca karşılığı üge, aynı kategoriye girer.

Macarcada bazı eski din unsurlarını ancak dil malzemesinden, halk masallarından ve Gyula Lâszlo’nun araştırmalarına dayanarak eski mezar buluntularından bulup çıkarmak mümkündür. Eski Romanya’nın kuzeyinde ise, episkopos Bandini’nin de tasdik ettiği gibi, XVII. yüzyılda bile Kumanların ve Tatarların bir hatırası olarak Ortodoks Rumenler arasında kesin olarak şamanlık yaşıyordu (Oradaki Katolik olan Macarlarda artık kalkmıştı). Rus Ortodokslarında ve sektarî mensuplarında da şamanlık izleri XX. yüzyıl başlarına kadar sezilmektedir.

Doğuda Hint ve Çin kültürlerine de şamanlık sızmıştır. Bilhassa Çin’de buna ait bir sürü belge göstermek mümkündür. Hunlardan itibaren, Türk olmaları muhtemel topa’lardan Wei sülâlesinin başlangıcında, devletin büyük dinî merasimlerine kadın şamanlar da katılırlardı (Eberhard: Ç. Ş. K. 228). Thrakların Zalmoxis’i ve Delfi kâhinleri de bununla ilgili şamanlardır. Skitlerde şamanlık izleri olduğunu ise Skit asıllı Abaris bahsinde zikrettik. İslâm dünyası bile şamanlık tesirlerinden azade kalamamıştır. Orta Asya’da çıkan ve en eski mistik (tasavvuf?) tarikat olan Yeseviye, başlangıçta Rüfaiye tarikatı da kısmen şamanlığa dayanırlar (bk. Fuat Köprülü). Kadınlar merasime tesettürsüz katılırlar, öküz de kurban edilir. Bir efsaneye göre Yesevi ve şagirdleri kuş şekline girerek uçabiliyorlar. XIII. yüzyıl sonunda İlhânî sarayında büyük tesiri olan Türk mutasavvıfı Barak Baba, muasır Arap yazarlarının tariflerine göre, tipik Altaylı kam veya Kırgızların baksıa tam kendisidir.

* * *

Çin’in kuzey kısmındaki halklar, şamanlıktan başka, "kuzey barbarları”nın şenliklerini de benimsemişlerdir. 15 Mayıs tarihine rastlayan büyük Ejderha yortusu, ayrıca sonbahar başlangıcı yortusu vb. Eberhard’a göre Hunlarda gösterilebilir. Bu şenliklerde gerek Hunlarda gerekse Çinlilerde tahammur ettirilmiş süt mahsulü, büyük ithimalle kımız ile yoğurulmuş ekmek hazırlanması şart idi. Eberhard’a göre, baharda dolunayla ilgili ve aslında Hiung-nu ve diğer kuzey kavimlerinde cari takvimin izleri Çin şenlik günlerinde tesbit edilebildiği gibi, resmî Çin takviminin de esasını teşkil etmektedir. Eski Türk kavimlerinin bugün malûm olan takvimi ise, ilm? esasa göre geliştirilen Çin takviminden alınmıştır.

Eski Türkler, zaman hesaplamasında iki çeşit takvim kullanmışlardır. 12 yıllık küçük "sikl” devre yılları, 12 hayvan adı ile sıralanırlar: Sıçgan, yahut Bulgar Türkçesinde sever; ud (sığır) ve dolayısiyle Bulgar-Türk sıgor; bars; tavışgan (tavşan) Bulgar-Türk dvanş; lu, neg, yahut balık; yılan, Bulgar-Türk dilom; yont, Bulgar-Türk morin; koyun yahut koy; biçin; tavuk, tauk, Bulgar-Türk toh; it; tonguz, Bulgar-Türk dohs.

Bugünkü Türkçe ile: Sıçan, sığır, pars, tavşan, ejderha, yılan, at, koyun, maymun, tavuk, it, domuz.

5 hayvan sikl’i bir arada, 60 yıllık Şıpkanlıg adı verilen devreyi teşkil ediyordu. Bazen 180 yıllık sikl’in kullanıldığı da rivayet edilmektedir. Göktürk yazıtlarında ve Uygur arşivlerinde hayvan sikl’ine dayanan takvim kullanılmıştır. Tuna Bulgarlarındaki Çatalar yatızında bunun güzel örneği olduğu gibi, Volga Bulgarlarında ve Cetisu’deki (Yedisu=Semiryeçie) XII-XIV. yüzyıl Hıristiyan mezar kitabelerinde de kullanılmıştır.

Uygur arşivlerinden alınan birkaç örneğin tercümesini gösterelim: "Sıçan yılında, altıncı ayın onuncu gününde ben Kaysıdu’ya faiz ile susam tohumu gerekiyordu. İltemir’den bir ölçek susam tohumu aldım”.

"Tavuk yılının ikinci ayının dördüncü gününde ben Baytemir’e pamuk ekmek için toprak ihtiyacım vardı”

Türk yazıtları ve onlarla muasır Çince tercümelerinde geçen sıçan yıllarını hesaplamak için 12 sayısının emsali alınır ve ona 4 rakamı eklenir. Meselâ: 604, 676, 712 vb. hep sıçan yıllarıdır.

* * *

Priskos Rhetor V. yüzyıl Hunlarından bahsederken, türküleri ve kahramanlık destanları olduğunu kaydeder. Tanık olarak da, Attila hükûmet merkezine girerken Hun kızlarının türkülerle karşıladıklarını anlatır ve akşam Attila’nın sofrasında "İki Hun ozanı kendilerinin hazırlardıkları barbar türküler ile onun zaferlerini ve savaşta gösterdiği başarıları öğdüler” der.

Çin kaynakları Türklerden ve Türkçe konuşan Kao-çe kavmini anarken türkü yaptıklarını ilâve ederler. Kao-çe oymakları göğe ithaf olunan büyük at kurbanı şöleni için toplandıkları sırada da türküler (ilâhiler) söylerlerdi.

Turfandaki örenlerden çıkarılan el yazmaları kalıntıları arasında Uygur türküleri bulunmuştur. Meselâ: Bunlardan bir tanesinin vezin ve kafiyesi şöyledir: 2+2+2+2, 2+2+2+2, 2+2+2+2, x, a, x, a. Bu türküde, yurdundan uzağa düşmüş olan bir Uygur, mevsimlerinden geçişini ve değişmelerini anarken ana yurtta kalanların nasıl olduklarını ve kendisi için ağlamaklı olup olmadıklarını sorar.

Uygur türküsünün orijinali (Bang-Rachmati, Lieder aus Alt-Turfan: AM. IX. 131’den).

Aklar bulıt örlep kökirep
Alkuka mu kar yağurur?
Ak bir saçlığ karı anam
Açıyu mu yaşların akıdur?

Karalar bulıt örlep kökirep
Kar mu yamğur ol yağurur?
Karı yaşlığ ol anam
Kayguta mu yaşın akıdur?

Yazkı bulıt yaşlap kökürep
Yağmurlar mu ol yağıdur?
Yaşı kiçig alğanlarım
Yaşların mu akıdur?
Küski bulıt kökirep örlep
Köp mü yamğur ol yağıdur?
Köngül taşım iki kiçig
Köz yaşların mu ol akıdur?

Güney Türkçesine çevrilmişi

Ak bulutlar gürleyerek kükreyerek
Hep mi kar yağdırır?
Ak saçlı ihtiyar anam
Acıyarak mı yaşların akıtır?

Kara bulutlar gürleyerk kükreyerek
Kar veya yağmur mu yağdırır?
İhtiyar yaşlı anam
Hasret yüzünden mi yaşların akıdır?

İlkbahar bulutu hayat bahşederek kükreyerek
Yağmurlarını mı yağdırır?
Küçük yaştaki algan’larım(*)
Gözyaşlarını mı akıtır.

Güzdeki bulut kükreyerek gürleyerek
Çok mu yağmur ol yağdırır?
Gönüldeşim iki küçük
Göz yaşlarını mı akıtır?
(*) Algan= zevce

Bu türkü Macarcaya da başarı ile şiir olarak çevrilmiştir. Eski Macar sekizli türküleri de bunun tıpkısı olup, bu aslında Ural-Altaylı kavimlerin ortak hazinesi sayılmalıdır. Bilhassa XI. yüzyıldan kalan ansiklopedi mahiyetindeki sözlüğünde Mahmud al-Kâşgarî birçok halk mâni örneği vermiştir. Bu dört satırlık mânilerde, bozkır ve dağlık orman bölgesi kavimlerinin çevrelerindeki tabiatle ahenkli olarak, küçük teferruata kadar dikkatlerini etraflarına çevirdiklerini görmekteyiz.

Muhabbet türküleri ise bugün Anadolu’da mâni adı verilen dört satırlık şiirciklere çok benzemektedir. Bunlarda her satırı 2-4 heceden ibaret 2-4 vezinli ve vurgulu milli Türk şiir şeklini görmekteyiz. Bunlarda hoş ve ahenkli bir intizam, millî Macar halk türkülerinde olduğu gibi şiirin ritmini sağlamaktadır. Meselâ: Kâşgarî’deki bir türkü (III. 309) ritim ve manâya sadık kalınmak üzere aşağıdaki şekilde çevrilebilir.

M. Kâşg. III, 309: Yâni:

Yelkin bulup barduki Misafir olup sevgilim gitti/halbuki/
Könglüm ağlar bağlayu, Gönlümü ona bağladım;
Keldim erinç kadguka Kaygıda kaldım;
Işım udhu yıglayu İşim arkasından ağlamaktır.

M. Kâşg. I, 73: Yâni:
Etil suvı aka turur, İdil suyu akar durur,
Kaya tübi kaka turur Kayaların dibini döğer durur,
Balık telim baka turur Bol balıklar bakar durur,
Kölüng takı küşerür. Gölcük dahi taşar.

Birincinin vezin şekli 2+2+3; 2+2+3; 2+2+3’dir, ikincisininki ise: 2+2+2+2; 2+2+2+2; 2+2+2+2; 2+2+3. Halk edebiyatının umumî olarak muhafazakâr olduğunu ve atlı halkların da yüzyıllar boyunca pek az değiştiklerini nazarı itibare alacak olursak XI. yüzyıldan önceki en eski çağlarda da halk şiirinin yukarda anılan biçimde olduğuna hükmedebiliriz. Bir menzilden öbür menzile göç ederek geçen kobuz’cular, av âlemlerinde, yas şölenlerinde, diğer törenlerde, eski kahramanlardan bahseden destanlarını ve yeni hadiseler ile ilgili irticalî türkülerini ve ağıtlarını söylemiş olmalıdırlar.

Bugün bilinen en eski Türk destanı (epik eseri) Oğuz Han’dan bahseder. Bunun İslâm tesirine maruz kalmayan bir nüshası bulunmuştur. Halk ağzında daha bunun gibi birçok yadigârlar ve destanî kalıntılar yaşadığı halde, İslâm misyonerleri olan dervişler, onları İslâmî efsanelere kalbetmişlerdir. Eski Türk masal motifleri hususunda da ancak bugün toplanmakta olan muazzam masal hazinesine kıyasla fikir yürütmek mümkündür. Masal unsurları başka kavimlere de geçtiğinden ve mukayese usulü ile önceki şekli çok defa başarı ile tesbit edilebildiği için, eski Türk masallarını da az çok, "rekonstrüe” etmek mümkündür. Macar masallarındaki bazı eski temel unsurlar da, büyük ihtimale göre, bozkırlarda yaşayan Türk dedelerinden kalmış olmalıdır. Bu unsurlar ancak Türklerde görüldüğü için başka bir tez yürütülemez. Hatta Aziz Lâszlö efsanesinde, kralın Kuman bahadırı ile olan düellosundaki bazı unsurlar, Géza Nagy ve bilhassa Gyula Lâszlö incelemelerine göre, atlı halkların tasvirlerinde mevcuttur ve Türk masallarında da geçmektedir. Şu halde bunlar Macarlara Türklerden intikal etmiş olmalıdır.

Folklordan edebiyat konusuna dönecek olursak, Türk edebiyatı üç büyük çağa bölünerek İncelenmektedir:

I)    İslâm’dan önceki edebiyat,
II)    İslâm tesiri altındaki edebiyat,
III)    Batı tesirleri altında doğan edebiyat.

İlk çağa Göktürk yazıtları, Uygur Budist, Manichaeus ve Hıristiyan; İkinciye geç Uygur veya Karahanlı, Çağatay, Özbek, Kazan, Azerbaycan ve en önemli derecede Osmanlı edebiyatı; Üçüncüye XIX. yüzyıldan başlayarak yeni bir yön alan Osmanlı, Kazan ve Kafkas Türk edebiyatı girer.

* * *

Türk halkları musiki folklorunun bugün iki ve yekdiğerinden tamamiyle ayrı köklerden beslenen alanları vardır: kuzey ve güney alanı. Güneydeki alana aşağı yukarı 50 derece kuzey enlemine kadar Arapların makam nizamı kendine has ses renkleri (chromatisme) ve “gam’îarın muharrip inip çıkışları ile revaçtadır. Bu musiki Müslümanlıkla birlikte yayılmıştır. En eski Türklük bakımından bu bizi ilgilendirmez. Eski Türklük bu musikiye yabancı olurdu.

Temel menşei andıran, “autochton” halk musikisi daha çok kuzeyde Volga-Ural ve Sibirya çevresinde kalmıştır. Bununla beraber, güney Türk kavimlerinin göçebe hayat süren ve şehir kültürü tesirinden uzak kalan Yürük Türkmen unsurlarında, ötede beride eski üslûp geleneklerinin yaşadığı kabul edilebilir. Birkaç genç Türk araştırıcı ile 1936 yılında Béla Bartôk’un Anadolu gezisinde topladığı malzeme bu sonucu göstermektedir.

Kuzey Türklerinde, başta Tatarlarda, Çuvaşlarda ve onların kültür tesiri altında kalan Volga çevresi Fin asıllı Çeremislerde bu ortak musiki özellikleri şunlardır:

Yarı sesi olmayan pentatonik, diğer tabirle a, b, c, d, f’den ibaret beş sesli “gam’lar düzeni, (quint adım), simetrik dört satırlı ve inişli taganni, diğer tabirle, taganniye en yüksek perdeden başlayıp, tedricen alçalma ve sonunda en derin sesle bitirme.

Macarlar arasında Macar halk musikisinin en eski üslûbu Transilvanya’daki Székelylilerde kalmış olup zikri geçen Türk halk musikisi tabakasındandır. Mezöség ve Moldva’daki Çangolar vasıtası ile bu musiki komşuları olan Romenlere de tesir etmiştir. Bu Macar musikisi büyük ihtimale göre, eski anayurdun bir mirasıdır. Bu sonuca göre, Kodâly, Szabolcsi ve Bartök’un Macar halk musikisinin eşlerine Volga çevresinde ve Güney Anadolu Yürükleri arasında rastlamalarına hayret etmemek gerekir. Kodaly’a göre "en azından bir-iki yüz havada bu temel musiki dili bozulmadan kalmıştır”. "Doğu mirasını en temiz şekli ile yaşatan bu havalar unutulmaya yüz tutmakla beraber, yeni musiki üslûbunda uzvî gelişmesini ve devamını müşahede etmekteyiz”.

Bugünkü Türklük musiki aletleri arasında şimdi ve eskiden kobuz (Macarca koboz) başta gelir. Uygur edebiyatında ve Mahmud al-Kâşgarî sözlüğünde de geçer. Bu sözcük aslında Türkçedir. Küçük tipte “lanta” biçimli bu musiki aletinin Orta Avrupa’da muhtemelen 4-5 sistemine göre ayarlanmış çift teli vardı. Bunlar quart (gamda dört notalık aralık) yahut quint (beş notalık aralık) üzerine düzenlenirdi. Bu alet Asya ve Avrupa’da, adı ile birlikte geniş alanda Çin’den Orta Avrupa’ya kadar yayılmıştı. Koboz tabiatı ile her yerde aynı alete âlem olmuş değildir. Meselâ Radloff’a göre bugünkü Kırgızlarda kobys iki telli, kemana benzeyen bir musiki aletidir.

Diğer en eski Türk musiki aleti çifte kavaldır. Bu kaval Macaristan’da J#noshida kazısında bir Avar mezarından çıkarılmıştır. Kaval turna kemiğinden gayet sanatkârane yapılmıştır. Bu özelliği, kavalın her yerde ve pek eskiden kullanıldığını, geleneği olduğunu gösterir. Bu çeşit çifte kavallar şimdi Kafkasya’da ve bilhassa Volga çevresinde yaşayan halklar arasında kullanılmaktadır. Bartha’ya göre Çinden Batı Avrupa’ya kadar her yerde rastlanan bu musiki aletinin ana yurdu, büyük ihtimalle, Altay-Ural arası alanıdır. Türklüğün Anayurdunun da burası olması gerektiğini daha önce anlatmıştık.

2-5 delikli Avar kavalının “tonimetrik” incelenişi, eski Avar gamlarının mahiyetini tesbit hususunda belki destek olabilir. Kadim Macar sip (şip)=düdük, kaval sözünün de Türkçeden geçtiği gösterilmiştir.

* * *

En eski Türk kavimlerinin güzel sanat eserlerini ne çeşit amaçlarla, ne gibi duygularla gerçekleştirdiklerini, atlı göçebe halkların yaşayış tarzları tayin etmiştir. Göçebe hayat, nakli güç eşyanın yapılması gayretini engellemiştir. Ayrıca ellerinde kullanılabilecek ham malzemeden: Yapağı, deri, madenler, kil, kemik, ağaç bu kavimlerin sanat zevklerini silâhlar, at takımları gibi küçük plâstik eserler ve dokumalar üzerinde tatmin çarelerine başvurmalarını zaruri kılmıştır.

Ancak insanın son istirahat yeri olan mezar yığınlarına, öbür dünya inanışlarına uygun ve gerekli, nakli güç plâstik eserleri: Balbal adı verilen iptidai taş heykelleri istisnai olarak dikmişlerdir.

Mezarlarda bize kalan eski san’at yadigârları umumî olarak yeknesaktır. Bunun sebebini bütün eşyanın ölü ile birlikte toprağa gömülmüş olmasında aramak gerekir. Yüzyıllar, hatta binyıllar boyunca toprak altında kalan eşyadan ancak altın, gümüş ve kısmen tunçtan yapılanlar kalabilmiştir. Demir çabuk paslandığı, kemik çürüdüğü için çok defa ancak izlerine rastlanmaktadır. Dokumaların da 2-3 eser istisna edilecek olursa (bunlar Türk-Moğol dil alanındandır) mahvoldukları için ancak varlıklarını belirten izler kalmıştır.

Step bölgesinin tarihî kültürü, İsa’dan önce ilk bin yıl devresinde başlar. At beslemeyi Doğu Avrupa’ya, tarihleri hakkında pek az bilgiye sahip bulunduğumuz Kimmer kavminin getirdiğini sanıyoruz. Onlardan sonra M.Ö. VII. yüzyılda Kafkasya ve Karadeniz’den kuzeye doğru Skit kültürünün parlak çağını görmekteyiz. Skit san’atı üzerine başta tesir eden ilk kaynak Yunan san’atı olup, kendisi ile Mezopotamya kültür unsurlarını da birlikte getirmiştir. İkinci kaynak ise bozkırların mirasıdır. Bu san’atın bazı unsurları, bizzat ilgili kavimler ile birlikte doğudan, eski Türkler diyarından ulaşmıştır. Bozkırlar bölgesinde uzak mesafelerin, tecrit edici rolü olmadığını daha önce bahis konusu etmiştik.

Batı ve doğu, önemli yollar boyunca daima, yekdiğeri üzerine tesir etmişlerdir. En önemli muvasala yolları: 1) Karpatların kuzeyinde Sileziya’ya doğru, 2) Karpatlar havzasında doğuya doğru Karadeniz, Hazar Denizi üstünden Minusinsk havzasına ulaşır. Sonuncu havza, Sayan dağları kuzey eteğinde Yenisey nehri boyunca uzanan Abakan Bozkırı’dır. Burada toprak altından çıkarılan eşyada, Skit san’atı eserlerine rastlanılır.

Şunu da hatırlatmalıyız ki, Skit izleri, buraya tesir eden kültür cereyanlarından ancak bir tanesidir. Batı tesirleri, Çin’de bilhassa Ordos çevresinde, Hoang-ho nehri büyük kıvrımında sonuncu durağı bulur. Kırım menşeli Yunan paraları Cungarya’ya kadar ulaşmıştır.

Skit san’atı, doğuya yapıcı unsur olarak tesir ettiği için, Türk kavimlerinden Hunlar, Avarlar vb. bir dereceye kadar, Skit küçük plâstik san’atının yaşatıcıları (devam ettiricileri) sayılırlar. Batıda Gotlar aynı durumdadırlar. Skitlerin açtığı çığıra diğer unsurlar da eklenir. Bu atlı göçebe Türk kavimlerinin kendi eski dip kültürleri olup, Skitler üzerinde de müessir olmuştur. Tesirlerin çaprazlaşması temayülü (differansyasyon) sonucunda sürekli olarak yeni tipler doğmuştur. Bozkırdakilerin muhafazakârlıklarına rağmen, silâhlarda, süslerde vb. yeni tipler meydana gelebildiğini arkeoloji araştırmaları ortaya koymaktadır. Göze çarpan bu özellikler dolayısiyle, çeşitli tipleri yaratan ve onu taşıyan kavimleri birbirinden ayıran: Skit, onları takip eden Sarmat, Hun, Got, Avar, Bulgar ve yurt kuran Macar hatıralarından bahsedebiliyoruz.

Atlı göçebe halklar malzemesinin en çok bulunduğu yerler, Karpat havzası, Karadeniz’in kuzey ve kuzeydoğu sahil yönü ve komşu çevresi, bilhassa Kırım Yarımadası, Kuban’ın aşağı mecrası, kuzeye uzanmış Perm çevresi, Minusinsk havzası, ayrıca Kuzey Moğolistan’dır.

Bozkır bölgesi zincirinin iki üç gözü olan Karpat havzası ile Minusinsk’i, hatta Moğolistan’ı pek eski çağlardan beri sayısız ve hayrete şayan uyarlıklar birbirine bağlamaktadır.

Hunlar dolayısiyle pek erken çağlardan beri atlı göçebe san’atının, Çin Han devri san’atını besleyen unsurları Çin’e sokulmuştur. Böylece Hunlar, tarihî kültür aracılığı yapan Türk ırkından olan kavimler dizisini açmışlardır. Buna karşılık, İsa’nın doğumu sırasında Hunlarda han tesirleri seçilmektedir. Rus Kozlof heyeti seferiyesi tarafından 1923-24 yıllarında Noin-Ula dağlarında, Kuzey Moğolistan’da açılan M.S. birinci yüzyıl Hun kral mezarları buluntuları, Hun "syncretisme”ini açıkça aksettirirler. Hun kral mezarları bugünkü Moğolistan’ın merkezi Ulan-Baatur’dan takriben 100 km. uzaklıktadır. Bir kurganın 9 m. derininde kuvvetli kalaslarla payendeli ve kaplamalı çift mezar odasında, çok eskiden soyulmuş olmalarına rağmen, dikkate şayan pek çok kültür tarihi yadigârı kalmıştır. Bunlar arasında Çin lâke eşya, küçük madenî eserler vb. bulunmaktadır. İçinde en önemlileri; gümüş “phalera=göğüslük” ve kumaşlardır. Bunlardan birisi üzerinde gayet sanatkârane yapılmış bir erkek portresi, bir yün kumaş üzerine, üç hayvanın deri ile resmi, diğer bir keçe halı bordürleri orta sütununda, dokuz hayvanın mücadelesi “applique” usulü ile işlenmiştir. Bu dokuz resim, iki sahneyi tasvir eder, ilkinde beş, ikincisinde ise dört varyant vardır. Sonuncu da yıkılan bir geyiğin (sığın), sırtına çullanan efsanevî hayvan tarafından parçalanışı iki varyant olarak gösterilmiştir. Her iki vaziyette yırtıcı hayvan ayakları “grifon”inkine benzemekle beraber, kanatlı olmalarına rağmen daha ziyade vahşi, yırtıcı vaşakı (linx) andırmaktadır. Halının ortası, uzunluğuna mütenazır ve genişliğine mükerrer münhani bezekler ile doldurulmaktadır.

Şu da dikkate değer ki, eskiden Yenisey’in yukarı akımında ve Uygurlardan sonra, bir müddet Moğolistan’da yaşayan Kırgızların halıları da keçe cinsindendir. Bunlarda kullanılan bezek motiflerine yerliler koçkording müzü (koçkarın boynuzu) derler. Bu motif mütenazir veya birbiri arkası sıralanan münhani bezeklerden ibarettir.

Noin-Ula’da bulunan eserlerin bir kısmı Sibirya’ya has bir Kuzey-Nomad kültürünün varlığını isbat ederler. Bu san’atın bölge merkezi Selenga havzasıdır. Diğer eserler kısmen Han, kısmen batı atlı göçebe üslûbunda veya Pontus’lu Yunan menşelidirler.

Noin-Ula’dan yüz elli iki yüz yıl önce olan Pazırık buluntuları da çok önemlidir. Pazırık Doğu Asya’da Balıktı köl (Balıklıgöl) çevresinde bulunmaktadır. Bu buluntular, kurganın tedfinden itibaren buz tabakası ile örtülü kalmış olması dolayısiyle istisnaî bir özellik taşır. Her ne kadar maddî değeri olan birçok eşya daha önceden soyulmuş ise de içlerinden bir mezar dokunulmadan kalmış olup, burada dokuz aygır tam techizatı ve içlerinden ikisi başlarında geyik boynuzu maskeleri ile bulunmuştur. Soyulan mezarlarda da bazı öteberi kalmıştır. Halıyı andıran bir keçe parçası üzerinde geyiği parçalayan “griff” (grifon) tasvir edilmiştir. On at cesedinin kulaklarında im (işaretler) vardır. Kuyrukları, yele ve tırnakları kesilmiştir. Abdülkadir İnan, Türk kavimleri tarihinden ve etnografyasından misaller göstererek, kuyruk ve yelelerin yas alâmeti olarak kesilmesinin eskiden olduğu gibi bugün de daha medeni Türk kavimlerinde de tatbik edildiğini ve bunun için tabirler bulunduğunu göstermiştir.

On aygırın kulaklarındaki ayrı ayrı imler (işaretler) tedfin törenine katılan oymakların damgalarına delâlet etmektedir. Bu sebeplerden ötürü, Pazırık kurganının, Rudenko, Grousset ve diğerlerin bunu “İranlı, hayvan besleyici Skit-Sarmat-Massaget”lere mal etmelerine rağmen, eski Türk yadigârı sayılması daha kuvvetle muhtemeldir.

Daha önceki iki adet eski Türk kurgan buluntularından, hayvan ve hayvanlar mücadelesi tasvirlerinin önemli süs unsuru olduğunu gördük. Hayvan stili daha kuzeydeki Minusinsk havzasında kuzeyden aşağı sarkan geometrik tezyini motifler üzerinde iz bırakır. Milattan bin yıl önce Batı’dan buraya Ondronovo ve Karasık kültürleri nüfuz etmişlerdir. Ancak geometrik süslerden başka burada, taştan yontulmuş hayvan tasvirleri; geyik ve koç heykelleri, koç başlı sütunlar da bırakılmıştır. Daha sonra bu çeşit koç ve geyik kafalarını tunç imalathaneleri kesici aletler sapı olarak kullanmışlardır. Yukarı Yenisey’de ve Urallarda, Perm çevresinde IV. yüzyıldan itibaren ve daha ziyade III. yüzyılda Minusinsk havzasında tamamıyla hayvan üslubu hakimdir.

Birçok araştırıcı bilgin hayvan üslubunun menşeini güneyde, Skit kavimleri aracılığı ile Önasya’da aramaktadırlar. Gerçekten bozkır hayvan üslubu, güneyden önemli teşvik görmekle beraber, bizim de kabul ettiğimiz Menghin ve Koppers’in tezlerine göre, asıl ilhamını nomad kültür kaynağından ve onun ışınlarından almıştır. Güney tesiri, belki de bu kültürün geri iadesinden ibarettir. Süs şekillerinin (ornamentlerin) teşekkülünde maddenin, tekniğin ve çevredeki tabiatın rolü kadar, belki ondan da fazla psikolojik fonun ve bu meyanda Haddon’un yarım yüzyıl önce ortaya koyduğu gibi, sihri ve dini temayüllerin rolü büyüktür. Bunları ise hayvan üslubunda, bozkır bölgesi dini tasavvurlarında, dolayısıyla dünya görüşünde aramamız gerekir. Bu alanda yol açıcılık şerefi bazı düzeltmelere muhtaç olmakla beraber, 1931’de çıkan eseri ile Alföldi’ye aittir. O, hayvan ve hayvan mücadele tasvirleri fonunda "theriomorph” diye adlandırılan dünya görüşünün hakim olduğu inancındadır (Alföldi: Die theriomorphe Weltbetrachtung).

Daha önce de zikrettiğimiz veçhile, eski mantık öncesi (prelogik) düşünüş tarzına göre bazı hayvanlar "fekalbeşer” sihri güve sahiptirler. Türk destanlarının kahramanları ve şamanlar, büyük bir görevi başarmak istedikleri zaman hayvan şekline bürünürler. Bunda totemizmin tasavvurları Şamanizm ile karışmaktadır. Hayvan mücadeleleri, ecdadın kadim, efsanevi savaşlarının ve düşmanı kovalamalarının sembolik ifadeleridir.

Beşer üstü, muhtemelen mucizevi vasıflara sahip bir hayvandan da bir insan ve soy neşet edebilir. Sien-pi kavminin bir oymağı olan Muhungların ceddi "Ayı-Bey” idi. Hiung-nuların Şan-yü’sü Mo-tun’nun (Mete) kanından gelen Liu-Pau’nun eşi, erkek bir çocuğu olması için dua ettiği zaman, kanatlı ve iki boynuzlu bir balık göründü ve uzun müddet ayrılmadı. Şamanlar bunu hayretle karşıladılar ve "Bu iyi bir alâmettir” dediler. Doğan çocuk Liu-Yüan 304’te Çin’in Pie-han sülalesini kurdu. Efsanevi ced olarak, Çin ile komşu kavimlerde kanatlı kaplana da rastlanır. Diğer bir kanatlı yırtıcı hayvanın adı Ç’i-yu, yalnız oymağın değil, aynı zamanda bir bezeğin de adıdır. Alföldi bu çeşit bezeklere "totem emblemleri” (alâmetleri) olarak bakmaktadır. Böyle bir alâmet Türk bayraklarında görülen kurt tasviridir. Zira Türkler menşe efsanelerine göre, dişi kurttan üremişlerdir. Onlarda beyaz geyik şeklindeki totem hayvan izine de rastlanır. Moğolların baş oymağına ait en eski ve kayıtlı menşe efsanesine göre; peder olan bozkurt yanında, beyaz dişi geyik anasıdır. Bununla, en çok bilinen hayvan ced efsanesine (mucizevi geyike) ulaşmış olduk.

Alföldi’nin açıklamasına göre, "Hunlar beklenmedik bir anda İç Asya’dan akın ettikleri zaman Romalıların soruşturmaları üzerine, saldırışlarının sebeplerini ve cereyan tarzını pragmatik usullerle anlatacakları yerde -göçebe kavimlerde her çağda olduğu gibi- kendi kutsal geleneklerinden ve ilahi dişi geyiğin güzel ve yeni yurda ulaştırmasından bahsettiler. Bizanslı tarih yazarı Eünapios bu efsanevi hikayeyi makul sanarak, gerçekten olmuş gibi gösterdi. Ondan bu hikaye Priskos’a, daha sonra Latin ve Bizans tarih eserlerine geçti. Efsanevi yurt işgalinin, dişi geyik takibi yolundaki en eski şekli, bugün de Kuzey Asya halk masallarında yaşamaktadır. En önemli şeklini Ostyakların Paster oymağı efsanesinde buluruz. Bu efsaneye göre: “Kanatlı Paster-Adam ve bir yaya adam geyiği kovalarlar. Kanatlı Paster geyiği yıkar ve yaya adamı yanına çağırır. Av hayvanları ve balığı bol bu yer, yeni yurt olur ve adamın ahfadı Paster oymağı adını alır”. Ugor kavimleri arasında bu efsanenin diğer türlerine de rastlamak mümkündür. Ostyakça Paster’in Vogulca karşılığı Pasker, Latince Gulo Gorealis, Fransızca Glouton= obur, vahşi porsuktur. Bu kuzey bölgesinde “Zerdeva-Martre” ailesine bağlı olup takriben bir metre uzunlukta son derece yırtıcı ve geyiklerin amansız düşmanı olan bir hayvandır. Alföldi, Noin-Ula keçe halısında geyiğin sırtına sıçrayarak onu parçalayan hayvanın bu Paster olduğunu sanmaktadır. Vaşak (lynx) denen kulaklı bu memeli hayvan, Noin-Ula’daki her iki türünde, kanatlı olmasına rağmen, obur (Vielfrass) intibaını vermektedir. Bu açıklamalara dayanarak, Noin-Ula, hattâ Pazırık’taki keçeler üzerindeki applikasyonların menşe efsanesini gösterdiklerine hükmedebiliriz. Burada muasır Çin tarih kaynaklarının; gerek Türkler, gerekse daha eski bir Tunguz kavmi olması muhtemel T’u-yü-hunların “Keçeden Tanrı tasviri-ecdat tasviri keserler” yolundaki ifadelerini zikretmeden geçemeyiz. Marko Polo, Plan Carpin ve Rubruquis Moğollar hakkındaki aynı haberleri tekrarlarlar. Tabiatıyla, maden eserlerde gösterilen hayvan, hayvan mücadelesi ve hatta bitki tasvirleri de menşe efsanesine ve dolayısıyla totem cedlere ait olabilirler. Bu hususta dikkate değer örnek, Noin-Ula’da at süsü olarak kullanılan gümüş safihadaki resimlerin Uygur menşe efsanesi ile münasebetli oluşudur. Bunun da farkına ilk önce Alfödi varmıştır. Zikri geçen gümüş safihada küçük mahrutlarla ifade olunan tepede iki ince nazik ağaç arasında geniş boynuzlu bir erkek hayvan tasvir edilmiştir. XIII. yüzyıl Acem tarih yazarı Cuveyni’nin eserinde mukayese edeceğimiz Uygur menşe efsanesi tafsilatıyla anlatılmıştır. Buna göre Tola nehrinin Selenga’ya döküldüğü yerde (Noin-Ula dağlarına uzak olmayan yerde) birbirine yakın iki ağaç büyümüştü. “Bu ağaçlardan biri çama benziyordu, öbürü ise gerçekten çam idi. İkisi arasında büyük bir tepe husule geldi, tepenin ortasına gökten ışık indi. Tepe günden güne büyüdü! Sonunda tepe açıldı ve beş çocuk dünyaya geldi. Bunlar, terbiyeli çocuklar ana, babalarına nasıl saygı gösterirler ise ağaçlara öyle hareket ettiler”. “Ağaçlar konuşmaya başladılar: .Ana babanıza saygı gösterdiniz, ömrünüz uzun olsun, adınız ebedi kalsın.” Beş çocuktan biri, Bugu-Tegin her bakımdan diğerlerinden üstün idi, onu han olarak seçtiler, Burada Bugu-Tekin’in manası erkek geyik-prenstir.

Menşe efsanelerinde geyik cinsi ile birlikte yırtıcı kuşların da önemli rolü vardır. Macarların milli sülalesi olan Ârpâdların ced anası Eneh (yani, dişi geyik) idi. Bu sözcük bugünkü Macarcada Ünö’ye tekabül eder. Eneh’in yanına Turul (Tuğrul) kuşu gelip birleşti. Ârpâdlar kendilerini Turul soyundan neşet etmiş sayarlar. Yırtıcı kuşlara diğer mucizevi kanatlı hayvanlara, geyiklere vb. şamanlık tesiri altında kalan Skitlerin, Hunların, yahut Macarların hayvan üslubu eserlerinde rastlanır. Skitlerin altın geyikleri, Noin-Ula’daki keçe üzerine işlenen tasvirleri, Türklerin bozkurdu, eski Macarların kayış uçlarındaki geyik şekilleri, tıpkı Romalıların kurdu gibi birer “emblem”dirler. Belki de (Roma’nın kurduna nazaran) daha da yerli (autochton) olup, mana kökleri, doğrudan doğruya Kuzey-Eurasya’da bulunmaktadır. Macarların Turul’a (Tuğrul) olan münasebeti Slavların orel (kartal) veya sokola ve aynı vecihle bugünkü Türklerin bozkurta olan münasebeti Rumenlerin kurda ilgilerinden daha fazladır.

Hayvan üslubunun gelişmesinde herhalde birinci derecede göçebe kültürü ile ilgili kutsal tasavvurlar faik olmuştur. Atlı göçebe kavimler sanatının değerini, güneyli kavimlerin sanat ölçüleri ile ölçmek hatalı olur. Onların nazarında bunlar sanat değil, mesela madenlerde bir çeşit kuyumculuk olarak telakki edilebilir. Halbuki atlı halklar sanat tezahürünün en bariz vasfı ferdi olmayışıdır. Strzygowski’nin ifadesi ile güneydeki yüksek kültürlerin “Einzelpersönlichkeit”ına karşılık, atlı kavimlerde “Massenpersönlichkeit=cemiyetin şahsiyeti” revaçtadır. Ayrıca güneydeki kavimler sanatının merkezinde insan bulunduğu halde, Kuzey-Eurasya kavimlerinde sanat “kendilerine has insan şekillerini vücuda getirmez, belki hammadde ile işi birleştirerek amaca uygun kullanışlı eşyada şekiller ile birlikte ruhi mefhumu dile getirir”.

İlk anda insanı şaşkına döndüren ve garip görünen bu hükümlerden sonra Strzygowski, “Bu daha yüksek seviyede (bir san’at) değil midir?” der.

İnsanı tasvir eden yüksek san’atın şaheserlerine alışık olan gözler için, rapsodik seciyeli ve pekçok faraziye ortaya koyan Strzygowski’nin sözleri mübalağalı görünürse de, bunlarda gerçek payın saklı olduğunu sezmek mümkündür.

Atlı kavimler tezyini sanatlarının plastik maden işlerinden başka deri eserleri de vardır. Çanak-çömlek türü pek az bilinmektedir. Atlı sanat kültürünün en büyük ve kalıcı eserleri halı sanatı alanındadır. Çadır, ağır mobilya tanımaz, aslında buna imkan da yoktur. Çadırın soğuk zeminini, sıcak ve sevimli tutabilmek için, icabında hasır üstüne serilmek üzere, yük hayvanları üzerinde kolayca toparlanabilen ve kolayca naklolunan, üstünde öte beri yerleştirilmesine elverişle bir şey ancak hatıra gelebilirdi.

Zikri geçen zaruretlerden başka, Uhlemann’a göre, iklim icapları, halı anayurdunun kuru bozkır bölgesi olmasını gerektirmiştir. Bu bölgenin kışı şiddetli olmasına rağmen yıllık yağış miktarı 2-300 mm.’dir. Havasının kuru oluşu ve zemin toprağının kuzey bozkır şeridinde rutubeti çekmeye elverişli şekilde kumlu bulunuşu, diğer yerlere kıyasla, halının muhafazasına daha müsaittir. Yapağıyı sağlayan hayvanlar, bilhassa koyun, bu bölgenin en önemli yaratıklarıdır. Bununla birlikte at, hayat ve geçimin temelini teşkil eder. Bu bölgede yapağı miktar bakımından olduğu kadar evsaf bakımından da, Avrupa’nın parlak olmayan ve “lanolin”i bol yapağılarından üstündür. Tabiatıyla bozkır bölgesi sınırları içinde de daha yağışlı, havası daha rutubetli yerler vardır. Bu alanda, bilhassa bugünkü göçebelerde kilim (Wirkteppich) ve keçe (Filzteppich), son zamanlarda ince düğümlü halı (Knüpfteppich) gelişmiştir.

Yukarıda sıralanan amiller: 1. Bu bölgede halının hayat için zaruri oluşu, 2. Yapılması için lüzumlu malzemenin hazır bulunuşu, hayvan besleyen göçebelerin halı imalinde ilk ustalar olmalarını sağlamıştır. Halı dokuma sanatı Türk, belki de daha önceki Pretürk göçebelerinde yerleşmiş bir sanat idi. Lydia Rásonyi’nin tespit ettiği veçhile Türkçede halıcılıkla ilgili terimlerin yabancı iare olmayıp mesela; Uygurca argaç gibi fillerden yapılan asli Türkçe sözler (nomen deverbale-ler) oluşu da yukarıdaki nazariyeyi takviye etmektedir. Bu alanda eski İran dilleri söz hazinesinin de incelenmesi gerekir. Halı sanatı İranlı kavimlere de çok erken ulaşmasına rağmen, (Pazırık?), Noin-Ula, Doğu Türkistan ve Konya bölgelerine göre kıdem Türklerdedir. En eski Orta-Asya kavimlerinin halılarına ait yazılı belgeler olmamakla beraber, Doğu Asya için mevcuttur. Han sülalesi çağında Doğu-Çin kaynakları, tipik bir atlı göçebe kavim olan Vu-huanların (kadim Tunguz kavmi?) halı dokuduklarını bildirmektedirler.

Yukarıda zikri geçen Noin-Ula ve Pazırık keçe aplikelerinde tabiat motifleri bulunmaktadır. Geometri motiflerini havi kilimler ise daha ileri bir tekniği gerektirir. En sonunda hayvan bezekleri de geometri motiflerine çevrilerek üsuplaşırlar. Düğümlü halılarda, Türk çoğunluğunun Müslümaklıkta Sünnilere katılışı, geometri motiflerinin devamını sağlamıştır. En tipik göçebe Türklerde (Türkmen, Bergama, Yürük, Beluç, Kaşkaylar vb.) bugün de halıların her iki ucu kilimdir. Çok eskiden mükemmelliğe ulaşan Acem, Kürt ve diğer kavimlerin halılarının halk sanatı bakımından en güzel örnekleri, dikkat edilirse ya bugün de Türklerin yaşadıkları yerlerdir (Kirman, Şiraz, Horasan, Şirvan, Dağıstan vb. gibi) yahut Türk etnik ve kültür tesirlerinin hesaba katılması gerekli ülkelerdir (Sine, Bicar, Saruk vb. gibi). Sultan saraylarının resmi halı imalathanelerinde yapılan eski XVI. yüzyıl şaheserleri özel bir istikamette gelişmiş oldukları için ayrı ruhtadırlar.

Atlı Türk kavminin ciddi sükûneti, geleneğe bağlılığı, ahengi, ateşliliği, Buhara, Yomut, Beluç vb. Türkmen halılarında, koyu ve yine ateşli renkli hayal genişliği ve gücü, halk türküleri derecesinde Yürük ve Kafkas halılarından daha iyi nerede temsil edilmiştir?.

Bugünkü Kırgızlar halı hususunda Türkmenler veya Kafkas Türkleri seviyesine ulaşamamışlardır. Buna rağmen Almasy onların eserlerini de aşağıdaki şu sözleri ile öğmektedir: ".Süslü, zarif Kırgız çadırının içi her zaman sevimli, neşeli, renklere baygın intiba bırakır. Batı’daki köylü evlerinde maalesef çok rastlanan sıkıcılığa asla rastlanmaz.”

Batılı için resimler ve mobilyalar birlikte ne idi ise, Türklük için halı odur ve aynı işi görür. Bu öyle bir sanattır ki, basit bir Türk kızının zevki ve emeği mahsulü en müşkülpesent Avrupalı için lüks eşya sayılır. Bunun zaferi için, bugünkü Türk idarecilerin, Türk halkının şuur altı yaşayan renk ve şekil zevkinin daha geniş ölçüde revaç bulması yolunda, geniş imkanlar sağlamasını gerektirir.

* * *

Göçebe hayat tarzının bugünkü ihtisas eserlerinde rastlanan ilmi tarifi için Febvre ve Ratzel’in sözlerini iktibas etmeliyiz. Febvre’e göre; "Göçebe çobanlığın, yerleşenlerden daha aşağı hayat seviyesinde oldukları yolundaki eski ve büyük taassupla kökleşen inancı tamamen değiştirmek gerekir”. Ratzel de iki nesil önce, "Medeniyetin yüksek derecesi, göçebe yaşayışıyla telif edilebilir. Yerleşik kavimler arasında da çok iptidai olanlar gösterilebilir” demişti.

Bozkır hayatını en iyi tanıyanlardan Radloff, aşağıdakilerini yazmıştır:

"Göçebeliğin, geniş bozkırlarda maksatsız bir serserilik olduğunu sanmayalım. Plansız olarak belki ancak Kuzey Sibirya’nın tundra ve ormanlarında Tunguzlar dolaşmaktadırlar. Onlar tesadüfen bol av ganimetine rastladıkları yerde ancak kalırlar.

Göçebeler, yalnız geyik besleseler dahi, hayvanlarının yemlerini düşünmek ve sürülerine zarar vermeyecek alanlara göçmek zorundadırlar. Kırgızlarda olduğu gibi, büyük ölçüde hayvan besleyen kavimlerin plansız dolaşmaları tasavvur dahi edilemez. Her hayvan besleyicinin, hayvanları için en uygun yeri seçmesi gerekir. O zaman tabiatıyla komşuların menfaatleri ile çatışılır. Bu, sonuncuda, toprağın kesin bölümünü icap ettirir; bir oymak veya oba belli bir araziye kendi mülkü olarak bakar ve buraya komşuların tecavüzüne tahammül edemez. Seçilen topraklar oymağın cüzü olan obalar arasında paylaşılır”. "Bozkırdaki hayvan besleyici için uygun kış ve yaz konağı da önemlidir. Zira gelişi güzel herhangi bir yer, zikri geçen mevsimleri geçirmeye elverişli olmayabilir. İlkbahar ve sonbahar nerede olsa geçirilebilir. Mallar ilkbaharda beslenecek otu ve suyu her yerde buldukları gibi, sonbaharda da yağan yağmurlar dolayısıyla yeteri kadar taze ot biter. Kış ve yazın bulunması gerekli yerin kesin şartları vardır, bunlara uyulmazsa mal telef olur. Kışın, mevsimin şiddetine karşı barınabilmek için, ormanlık yahut rüzgarlardan masun derin bir vadi seçmek gerekir. Aynı zamanda burasının ağaç ve mer’alarının bol, karı az yatan bir yer olması şarttır. Yazın ise bunun aksine sulak ve aynı zamanda açık bir yer olması tercih edilir. Bunun için göllerin, ırmakların kenarlarında ve haşarattan masun olan yerler elverişlidir”.

Kış konağında, Nisan ortalarına kadar kalınır. Sonra birden acele çadırlar derlenip toparlanır ve tedricen sürülerle yaz ortası otlakları istikametine yönelinir. İlkbaharda ot henüz kısa olduğu için "aullar” bir bölgede ancak iki-üç gün kalırlar. Yaz başlangıcında ise otlar yeteri derecede büyüdükleri için aynı yerde haftalarca kaldıkları olur. Yavaş yavaş daha yükseklere tırmanırlar. Dağlarda kar haddi fasılında eriyen kar suyu bitkilerin yaz ortalarında da gelişmesini sağlar. Ağustos ortasında kış konaklama yerine (kışlaklara) dönüş başlar. Gittikçe hızını artırarak Kasım ortalarında eski yerlerine ulaşmış olurlar.

"Yazlık otlaklar bütün oymağın müşterek malı olduğu halde, kışlık konaklar ferdin mülkü sayılır”. En çok kavgalar, iyi kışlık konak seçme yüzünden çıkar. "Zengin Kırgız, daha hayatta iken, en büyük oğlunun müstakil hale gelmesini ister. Mallarının bir kısmını ona ayırıp verir, kışlık konak dar geliyorsa büyük oğluna yenisini satın alır. Kendi konağı müsait ise her çocuğu için ayrı yer tahsis eder, mallarını da bölüşür. En küçük oğlu baba yurdunun esas varisidir. İkiden fazla erkek çocuk varsa, malları bölüşürler. Kışlık konağı bölüşmekte uyuşamazlarsa (bu nadir olur), yine birlikte oturmaya devam ederler. Bu son şık, tabiatıyla en küçük çocuğun zararına olur. Mal kışlık konağın alamayacağı derecede çoğalmış ise, büyük çocuk ayrılarak başının çaresine bakmak zorundadır. Bu taktirde küçük kardeşinden pek az yardım isteyebilir. Eğer kışlık konak yine de dar gelirse, sırada olan ikinci büyük kardeş ayrılır. En sonunda küçük çocuk baba yurdunda yalnız kalır. En çok himayeye muhtaç küçük çocuğun örf törelerine göre korunması, uyulması zaruri muhafazakar bir geleneğe dayanır. Bu gelenek Vladimirtsov’ın (odçigin hakkındaki makalesinde anlattıklarına göre) Moğollarda cari idi. Hikmet Şölen’in (Aydın İli ve Yürükler, Aydın 1945, s. 18) bildirdiğine göre yakın tarihte Aydın Yürüklerinde de en küçük çocuk baba ocağının varisidir. Hemşirelerini baş göz ettikten sonra ancak kendisi evlenebilir.

Malların artışı ile ailenin kışlık otağı genişler, iktisadi gerileme halinde ise küçülür ve nihayet mal sahibi geri kalanı da satarak pek az hayvan ve öteberi ile yakın akrabalarından birine sığınır. Belki bir hizmet karşılığı o akrabanın otlağından faydalanır. Tekmil hayvanlarını yitirirse, ücretli hizmetkar olarak kapılanmaktan başka çaresi kalmaz”.

"Haksızlığa ve zorbalığa karşı tek çare, ailelerin ve komşuların belli bir şahsın çevresinde birleşerek dayanışmalarıdır. Oymakların daima yeni yeni zümreleşmelerinin tohumu bu çeşit birleşmelerde saklıdır” (Radloff).

Hayvan besleyen göçebelerin otlaklar için yaptıkları sürekli mücadelelerin doğurduğu tarihi rol ve fütuhata elverişli hale gelmeleri konusunda, diğer bilim uzmanları ve bu meyanda Menghin açıklamada bulunur.

Kışlık ve yazlık konaklar arasındaki göç yolu, çok defa yüzlerce kilometreye uzanabilir.

Türk kavimleri, bu meyanda Macarlar da yarı göçebe hayatın ve tabiat şartlarının müsaadesi nispetinde çiftçilik ile de meşgul olmuşlardır. Bu taktirde oymağın bir kısım halkı, bilhassa kadınlar, ihtiyarlar, bazı sanatkarlar ve esirler yazın da kışlakta kalarak çiftçilikle meşgul olmuşlardır. Bu usul göçebeliğe sıkı surette bağlı olanlar arasında cari idi. Mesela Göktürklerin Kapagan-Kağanı (Çin kaynaklarında: Mo-Ço). Çin salnamelerine göre 688’de zaferle biten bir seferden sonra, onlardan külliyetli ham malzeme ve ipek kumaştan başka haraç olarak tohum ve ziraat aletleri almıştır. Diğer bir Çin haberi de bunu tamamıyla teyit etmektedir: "Türkler her ne kadar göçebe hayatı sürmekte ve yurtlarını değiştirmekte iseler de, hemen hepsinin kendi toprağı vardır (St. Yulien Documents II).

Göçebe Türkler tarafından, en eski çağlardan beri yetiştirilen at, tekmil kültüre veçhe veren, en önemli bir amildir. Atın ehlileştirilmesi olmadan Eski Çağ ve erken Orta Çağ’ın büyük ölçüdeki kavimler göçleri tasavvur dahi edilemezler.

Geniş bozkır bölgesinde eskiden iki çeşit yabani at yaşıyordu. Her ikisi ancak son iki insan nesli zarfında ortadan kalktı. Bunlardan biri, Doğu Asya’ya kadar uzanan sahada yaşayan ağır, kemikli ve büyük başlı cinsti. Buna taki cinsi denir. Flor adlı bilgin bir taki cinsi yerine iki çeşit takdan bahseder ve Batı Avrupa’da taki cinsi sayılan atı, Moğolistan ve Cungarya’da yetişen prjevalski cinsinden ayırır. Bize Batı Avrupa cinsi ve bundan gelişen tali cinsler önemli değildir. Bozkır atlarının ikinci cinsi Orta Avrupa’dan Batı Avrupa’ya kadar uzanan bölgede yetişmiştir: Küçük cüsseli, hareketli tarpan cinsi at; bunların tesalübünden bugün tanıdığımız tali cinsler meydana gelmişlerdir.

Hunlar da büyük ihtimalle taki cinsi at kullanıyorlardı. Macaristan’daki Avar mezarında ise Hanko, tarpan cinsi iskeletler buldu. Bu bilgine göre, Macar atları da bu cinstendi: Geniş alınlı, küçük ve narin başlı, keskin bakışlı, kuru sağrılı, çelik sinirli, canlı, ateşli ve genel olarak 1.40 m. yükseklikte olup, çoğunlukla dört nala yürürler. Ahırı asla görmezler, soğuğa, sıcağa, yağmura ve rüzgara dayanıklıdırlar. Nadiren yatar, umumiyetle ayakta uyurlar. Diğer bir mütalaaya göre IX. yüzyıldan önce Macarlar taki cinsi at kullanıyorlardı. Arkalarından gelen atlı-göçebe dalgaları: Kuman ve Moğollar tekrar taki cinsi atı getirdiler.

Nakil aracı yalnız ata inhisar etmiyordu. Erken Çin kaynaklarının bildirdiklerine göre, onların kuzey ve kuzeybatısında yaşayan göçebe kavimler, bilhassa Hiung-nular deve, merkep, katır kullanıyorlardı. Bir Han çağı kaynağına göre, her yıl yapılan büyük kurban şenliklerinde at yarışlarından başka deve güreşleri de yapılırdı. Umumiyetle iki hörgüçlü deve bahis konusudur. Zira tek hörgüçlü deve Asya doğu yarısına daha geç sokulmuştur. Eberhard’a göre deve (eski Türkçede tebe) Çin’e Türkler vasıtası ile, en geç Han sülalesi çağında girmiştir. İstitrad kabilinden, kuzeyde avcılığın büyük önem taşıdığı yerlerde ski’nin (ayak kayağı) birçok Altaylı kavimlerde ve bu meyanda Türk sayılan Basmillerde ve Göktürklerin bir kısmında kullanıldığını zikredelim.

At ile birlikte koyun, iktisadi hayatın temelini teşkil ediyordu. Avrupa’da pek az koyun cinsi bulunduğu halde, Asya’da sayısızdır. Yine de bozkırın ortasında ve doğu bölgesinde en çok yağ kuyruklu koyun bulunurdu. Batıda, Hazar Denizi kuzeyinde arkal cinsi koyunun çeşitleri yaşıyordu. Sonuncu cinsin bir türü çok eskiden Finn-Ugorlara kadar ulaşmış ve yurt kuran Macarlar ile birlikte V şeklinde düzboynuzlu "ratska” koyunu Karpat havzasına gelmiştir.

Büyük ihtimale göre, sığır hayvanları Türklere koyundan sonra ulaşmıştır. Yine de, Han sülalesi yıllıkları, Hiung-nuların ehli hayvanları arasında sığırdan bahsederler. Sığır Ogur Türklerince de malumdur. Zira Macar ökör sözü Ogur dillerindeki ökürden geçmiştir. Diğer Türk dillerindeki karşılığı öküzdür. Ancak bu söz aslında Türkçe olmayabilir. Toharcası oksodur. Türkçe dana-tana da (genç inek) Türklere eski Hind dilinden geçmiştir. Halbuki sığır halis Türkçe olup, aslında sağımlık manası taşır. Aynı hayvan adına, takvimde hayvan-sikl’i arasında da rastlanır.

Eski Türklüğün çiftçiliği konusuna tekrar avdet edelim: Herhalde ilk yetiştirilen tarım darı idi. Bunun asıl yurdu Çin idi. Oradan Cilalı Taş Çağı’nda Avrupa’ya ve bu meyanda Macarların Ugor Çağı cedlerine ulaştı. Bu tarımın, Çin’de ve çevresindeki komşu ülkelerde çok eskiden ilk yetiştiğini "genetik coğrafya” araştırıcıları ortaya koyduğu gibi, Kuzey Çin’de dini sunak merasiminde bugün de pirince nazaran daha önemli mevki işgal etmektedir. Darı, Türklük aleminde, başka Hiung-nulara çok erken girmiştir.

Her ne kadar buğday cinslerinin ana yurdu Önasya olabilirse de, ikinci yurdu Orta Asya’dır. Anau kazısı sonuçlarına göre Güney Türkistan vadilerinde 6.000 yıl önce buğdayı arpa ile birlikte biliyorlardı. Halbuki bu çağda orada hayvan yetiştirmenin izleri bile yoktu. Çin’de 2.700 yıl önce, "Ekim Bayramı”nda darı ile birlikte buğday kullanılmakta idi. X. yüzyıl tarih kaynağına göre, bir buğday cinsine pi-mai denmekte ve bunun Hiung-nulardan alındığı bildirilmektedir. Bunun ne çeşit buğday olduğu hususunda sarahat yoktur. Macarların cedleri ve Ural çevresindeki eski Bulgar Türklerinin buğdayları Rapaiç’e göre "Triticum dicoccum” = çift taneli buğday cinsinden idi. Arpa da Çin’de ve Anau’da binlerce yıl önce bilindiği için, doğu komşuları olan Türklerin ve diğer Altaylı kavimlerin çok erken tanımaları, hatta yetiştirmiş olmaları gerekir. Hububatın ekilmesi ve işlenmesi ile ilgili olarak Mahmud al-Kâşgarî sözlüğünde, gerekse yurt işgalinden önce Macarcaya geçen Türkçe sözlerde pek çok kelimeye rastlanır. Arpa at yeni olarak da kullanılmıştır. Kâşgarî’de aşağıdaki atalar sözü bulunur: Arpasız at aşumaz=arpasız at (yukarı) tırmanamaz.

Kabuklu tarım mahsullerinin anayurdu Önasyadır. Cilalı Taş Çağı’nda oradan Avrupa’ya ulaşmış ve Akdeniz havzasında iri taneli olarak gelişmiştir. Türk kavimlerinin önce küçük taneli cinslerini tanımaları gerekir. Bunlar meyanında, eski Türkçe sayılan burçak sözü, Türkçenin batı ve doğu lehçelerinde aynı nispette mevcuttur. Ancak bu söz her yerde aynı manaya gelmediği için, bunun üzerine uzun faraziyeler yürütülemez. Burçağın asıl manası, "burç=biberimsi tohum” manasına gelir. Zira büyük ihtimale göre burçak sözü burçtan gelmektedir.

Fasulye cinsleri baklagiller arasında acı bakla Orta Asya menşelidir. Eski Türkçede bunun için ayrı bir söz bilinmemekte ise de, bunun çok erken Türkler tarafından yetiştirildiğine aşağıdaki belge tanıklık eder: Çin’de bir çeşit sarı baklanın adı "Hiung-nu veya Uygur baklası”dır.

Baharat arasında burç (biber) pek eskiden beri Türkler tarafından kullanılmakta idi. Nemeth’e göre burç’u Türkler anayurtta iken milattan önceki bin yıl devresi ortalarında eski Hint’ten almışlardır.

Sanayi bitkileri arasında kendir sözünün kökü (İndogermen), Urallı kavimler ve Türk bölgelerinde müşterektir. Türk kendir, Çeremiş kine, Oset gen, Yunan kannabis. Bu önemli kültür sözü, herhalde ana Türkçe çağında ve M.Ö. bir dilden öbürüne geçmiştir. Bu söz İndogermen, Urallı kavimler ve Türklerin yekdiğerlerine olan komşuluklarını ispat bakımından da önemlidir. Zikri geçen bitkileri tanımakla Türkler, iki bin-iki bin beş yüz yıl önce, bitki coğrafyası bakımından aykırı düşen geniş ülkelerde yayılmışlardır.

Şartların nispeten sakin yaşamalarına müsait olduğu, kışlakların uzun sürdüğü veya daima yerleşmeye müsait olduğu yerlerde (Onoguria’da, Hazarlarda ve Uygurlarda olduğu gibi) tarlalarından başka bahçelerin ve bağları da vardır. Uygurlar bunlardan başka pamuk da yetiştiriyorlardı.

Macarların yurt işgalinden önceki en önemli bitki adları kadim Türklerden veya onların akrabaları olan Onogurlardan ve Hazarlardan geçmiştir.

Bu derecede eski bitki adlarına, dolayısıyla bitkilere rağmen Türk kavimlerinde çoğunluğun ve bu arada göçebelerin gıdasında bitkiler tali önemi haiz idi. Yemekleri aşağı yukarı bugünkü Kırgızlarınkine benzemiş olmalıdır. Zikri geçen bitkilerde "karbonhidrat” eksiktir. Eski Türklerin esas gıdası koyun eti ve süt mahsulleri olmuştur. Bunların arasında özellikle kımız (tahammur ettirilmiş kısrak sütü) % 2-6 nispetinde alkolü ile, fazla beslemese de, ferahlatıcı ve açlığı teskin edici hassaya maliktir. Litre başına oldukça yüksek (450) kalori sağlayan kımız, sağladığı zevkten sarfınazar, ihtiva ettiği alkol dolayısıyla yağla tek taraflı beslenmeyi mümkün kılıyordu. Kuczynski’ye göre bozkır Türkleri arasında vitamin eksikliğinden doğan hastalık görülmemiştir. Çin’deki Han sülalesi yıllıkları Hiung-nuların kımız keyfi sürdüklerinden bahsederler. Daha sonraki kaynaklar Uygurlar ve Göktürkler için de aynı hususu teyit ederler.

Bugünkü Kırgızların koyun ve inek sütünden yaptıkları diğer çeşit mahsulleri de vardır. Bunların nelerden ibaret olduğunu tahmin edebiliriz. Mahmud al-Kâşgarî sözlüğünde yoğurt ve ayranı zikreder. Eski geleneğe bunları da katmamız gerekir. Macarcadaki irö (ayran), tûrö (tuzsuz beyaz peynir), şayt (çığıt-peynir) sözleri fonetik özellikleri bakımından Macarcaya Türkçeden geçen en eski sözlerdir.

Konserveler arasında kurutulmuş et, pastırma ve ettozunun harp esnasında büyük önem taşıdığı meydandadır.

* * *

Eski dinden bahseden bölümde, eski dinin cemiyet nizamı ile ahenkli olduğuna işaret etmiştik; gerçekten de eski Türk dinindeki tek Tanrı kavramı ve onu tamamlayan öbür dünyadaki hiyerarşi, Orta Asya’da göçebe hayatı süren, geniş aile hayatı üzerine kurulan patriarhal cemiyet kuruluşunda inikas eder.

Her ne kadar, komşu kültürler ile temaslar, belki de daha eski kültür seviyesinden kalan ve ötede beride hissedilen matriarhal kuruluş tesisleri dolayısıyla istisna kabilinden aksi gösterilebilirse de, Türkler ve diğer atlı kavimlerin içtimai hayatı, oymak ve devlet kuruluşu hususunda, Radloff’un geçen yüzyılda Kırgızlar için söyledikleri aynen variddir:

"Göçebelerin içtimai zümreleşmelerinin nüvesini, gayet tabii olarak, ailenin yekdiğerine bağlılığı teşkil eder. Birbirleri ile yakın akraba olan ailelerle küçük sürüler için, müşterek ve bölünmez mülk hayatı ehemmiyetlidir. Kendi yararlarına olan bu bağlantı onları birbirine kenetler. Münferid oturan akraba ve diğer icablar dolayısıyla yakın aileler de birliğe katılınca en küçük içtimai birlik olan aul meydana gelir. Aul, yaz-kış birlikte yaşayan 6-10 aileden terekküp eder. Aulun başı, içlerinde en zengin ve en kalabalık ferdi olan ailenin en ihtiyarıdır. Kışlakta (kış konağında) birkaç aul bir araya gelir. Kışın sürülerin bir kısmı aula alınmadığı için onların muhafazası fazla adam kullanmayı gerektirir. Şiddetli kışın doğurduğu yoksulluklar, büyük topluluklarda daha az hissedilir. Küçük oymaklar bu suretle kurulur, Kazak-Kırgızlarda ancak kışa mahsus kalır ve yazın geniş alanlara dağılırlar. Aullar yine de, muhtemel bir saldırışı önlemek ve müşterek düşmana karşı koyabilmek için, aralarında teması muhafaza ederler”.

Bu yerleşme nizamı barış çağı için muteber olmakla beraber, buna münhasır değildir. Rus kanunları, oymaklar arasındaki ufak tefek çatışmalara karışmadan önce bu usul cari idi. Radloff savşaçı bazı Kırgızlar hakkında zirdekilere dikkat etmiştir: "Kırgızlar aullara göre bölünerek değil, bütün oymak toplu olarak yaşar. Kışın nehirlerin kenarında sıra ile yurtlarını kurarlar. Bu yurt dizisi bazen 20 verst uzayabilir. Yazın dağa çekilirken de aynı yurt nizamını muhafaza ederler. Öyleki, her oymak ayrı bir dağ silsilesini tutar ve sürülerini otlatır. Bu yurt nizamına göre birkaç saat içinde tekmil ordu saldırış veya müdafaaya hazırdır”.

Her andaki ihtiyaçları karşılama hedefine uygun olarak, iki nizamın, en eski atlı göçebe kavimlerinde cari olduğuna hükmedebiliriz.

"Oymak”ın tali bölümü olan aulların müşterek olduğu kadar, yekdiğeri ile çatışan menfaatleri de vardır. Bunu önlemek için, nizaları yatıştıracak ve hakem rolünü ifa edecek nüfuzlu şahsiyete ihtiyaç vardır. Bu nüfuzun zengin, manevi sahada kabiliyetli, dürüst bir insanda toplanması gerekir. Ayrıca akraba cihetinden de kalabalık bir uruğdan olması, gerekirse daha uzak akrabaları ile sözünü bilfiil geçirebilecek maddi kudrette bulunması şarttır. Bunlara Kırgızlar bi, diğer Türkler beg, bey derler, beyler hüküm icra selahiyetini de haiz olurlar”. Bey, seçimle bu mevkiye gelmediği için, edindiği kudret bir nevi zorbalığa dayanır. Nüfuz ölçüsü şahsın ferdi değerine ve onu destekleyenlerin gücüne göre değişir. "Oymağın tali zümrelerinin nüfuz ve kudreti beyin şahsi nüfuz ve kudreti nispetindedir. Nüfuzlu beye mensup oymaklar çabuk büyür, bazı aileler ve aullar da ona katılırlar”. "Bu suretle menfaatlerini koruyacak daha sağlam bir dayanak elde etmiş olurlar. Başlangıçta önemsiz bir uruğ, bu suretle bir beyin şahsi gayreti sayesinde, kudretli yeni bir oymak olur ve onu temsil eden beyin de adını alır”. "Birçok uruğlar pek eski zamanlardan beri büyük-küçük oymakları meydana getirmişlerdir. Bu tarihi zümreleşmeler, aynı uruğdan gelme, müşterek bir göç ve savaşlar neticesinde doğar.

Büyük oymaklar sonunda içtimai bir topluluk meydana getirirler. Oymaklardan, eski hareketli çağlarda çeşitli "halk onglomeraları” il ve ulus teşkil etti. İller orda halinde birleştiler. Ordalar, iller ve oymaklar diğer rakip orda ve oymaklara karşı koyabildikleri nispette varlıklarını muhafaza edebildiler. Orda kendisine bağlı bölümleri korur, il ve oymaklar da aynı surette hareket ederler. Şu halde her üçüne, müşterek menfaatlerini koruma amacı ile kurulmuş birlikler olarak bakmamız gerekir”.

Aile: Eski atlı göçebelerin aileleri, Romalılarda olduğu gibi efendi sınıfını teşkil etmekte ve kan kardeşliği ile bağlı zümrenin emri altında, esirler, sığıntılar ve metbular bulunmaktadır. Aile reisi bütün malın sahibidir. Aile efradına yapılacak işleri o gösterir. Çocukları üzerinde nüfuzu, torunlarından herhangi birini kendisine evlat edinerek yetiştirecek derecede sınırsızdır. Artık İbn Fadlan bundan bahsetmekle birlikte, son zamanlara kadar Kazak, Kırgız ve Başkırtlarda bu cari idi. Ailevi ata hakkına dayanan (patriyarkal) ve dışardan evlenme (exogami) içtimai şekillerine uygun (patrilokal nizam) esastı. Diğer tabirle, yeni kurulan aileler koca tarafını tutardı. Yeni gelen kadın kocasının ailesine hizmet eder ve onun malı sayılırdı. Onun için kadını pederinden, eski ailesinden satın almak gerekirdi. Bedeli kalım çeşitli ehli hayvanlardan; at, deve, koyun vb. terekküp ederdi. Madmud al-Kâşgarî sözlüğünde kalıngı zikretmekle kalmıyor, kullanış tarzına dair misaller de veriyor. Ondan önce İbn Fadlan X. yüzyılda Oğuzlarda aynı adetin cari olduğunu söylüyor. Kalın ödendikten sonra, nişanlısına damat yalancıktan bir kız kaçırma ile kavuşuyor. Bu eskiden cari, gerçek kız kaçırma adetinin kalıntısıdır. İbn-al-Fakih’a göre eski adet uyarınca, satılık kızın başı bir çevre ile bağlandıktan sonra kadın oluyor.

Kadın, kocası ailesinin mülkü olduğu için, kocasının ölümünden sonra da ailede kalır, zira sosyolojide "leviratus” adı verilen adet mucibince, kaynı, bazan Moğollarda görüldüğü üzere, kocasının diğer eşinden olan oğlu, yahut ailenin diğer bir erkek ferdi onunla evlenebilir. Acaba, cemiyetin her tabakasında, leviratus aynı şekilde yayılmış ve muteber mi idi? Bir bakıma göre bu adet ancak yüksek tabakaya has idi. Kalmuk Moğollarının bir atasözüne göre: "Hanlar ve köpekler akrabalık tanımazlar”.

Her ne kadar bütün Altaylı kavimlerde ve bu meyanda Türklerde kadının içtimai mevkii aşağı seviyede sayılmakta ve mülke sahip olmamakta ise de, diğer yerleşik komşu kavimlere ve İslam aleminde Araplara nazaran daha iyi ve saygılı durumda idi.

Göktürklerde, Uygurlarda, Sabirlerde hükümdar eşinin devlet idaresinde bazen önemli rolü olduğu bilinmektedir.

Türk kitabeleri yalnız hakanın pederi Elteriş Hakan’ın değil, onun yanında ilahi Umay’a benzeyen hükümdar zevcesi Elbilge’nin de tahta cülusundan bahseder. Bu yazıtlarda çok kadın almanın izine rastlanmaz ise de, Çin kaynakları aksini iddia ederler.

Tek kadınla yaşandığına dair daha kesin deliller de vardır. Minusinsk çevresinde yaşayan Tatarların destanlarında, en temiz tek evlilikte yaşayan kahramanlardan bahsedilir. Uygurların çoğunluğu da tek zevceli idiler. Ancak onlar da bu Manihaizm, Budizm ve Nasturi Hıristiyanlık tesirlerine atfedilebilir. Turfan harabelerinde bulunan bir Uygur türküsünün ifadesi, zikri geçen bahisi aydınlatması bakımından dikkate şayandır:

Yani;
Ayıbsız tişike er Ayıpsız kadın önünde
Boyunun sumış kerek, Başı eğmek gerek
Ol    andağ tüzün birle O zaman temizlik ile
Tiriglik kılmış kerek. Hayat kılmış gerek
Akikat bolsa tüzün Hakikaten temiz olsa
Anga can birmiş kerek. Ona can vermek gerek.

İkinci eş zevce için eski Türkçede Türk kökünden kelimeye rastlanmadığını sanıyoruz. Ancak Özbekçede kırnak bu manaya gelirse de Mahmud al-Kâşgarî sözlüğünde bu esir kadın demektir. Halbuki akrabalık münasebetlerini gösteren söz hazinesi Türkçede çok zengindir. Zolotnitskiy’nin Çuvaşça sözlüğünde akrabalık münasebetleri üzerine 60 söz vardır. Halbuki bu sözlerin büyük bir kısmına Batı Avrupalılar ancak tarifle karşılık bulabilirler.

Kadınların iş sahası, görevleri atlı göçebelerde Rubruquis’in XIII. yüzyılda Kıpçaklar hakkında söyledikleri gibi olmalıdır: Çadırın çözülmesi ve kurulması, arabaya yükleniş, süt sağma, tereyağı ve peynir çıkarma, deri işçiliği, ayakkabı, keçe çorap, giyim, keçe imâli. Kısrak sağma ve kımız hazırlama erkeklerin görevidir.

Orta Çağ seyyahlarının verdikleri haberlerden tipik bozkır kavimlerinin, kadınlar dahil, maddi temizlikleri hakkında bir fikir edinmek mümkün değildir. Bu hususta, Yasak’taki kaidelere göre yaşayan Moğollarda olduğu ölçüde, kirli değil idiler. Nitekim, İbn Fadlan Volga Bulgarlarının açıkta nehirde yıkanışlarından bahseder. Ayrıca, İbn Fadlan, Gardizi, Plan Karpin vb. Türk, Tatar kadınların ahlaki temizliğini övmektedir. Marco Polo da onlar için "bütün dünyada en temiz ve ahlaklı” sıfatlarını kullanmaktadır. Vâmbery’ye göre eski Türkçede alüfte, piç (veledi zina) sözlerine rastlanmaz. Sonradan bu manalara gelen sözler diğer dillerden, bilhassa Farsçadan geçmiştir, der.

Kadın adları arasında temiz ve faziletli manasına gelen, mesela Hun, Sabir ve Uygur Arıg, Arık, Uygur, Silig, Kazan Sulu sözlerinin bulunması sebepsiz değildir.

Büyük aile Türklerde, yalnız içtimai ve "autarchique” bir iktisadi birlikten ibaret değildir. Tarihi gelişme ile o göçebe devlet seviyesine yükselir. Türk göçebe devletlerinin kuruluşu hakkında Radloff en iyi şekilde şu açıklamayı yapar:

"Hür göçebelerde, oymaklara tabi tali teşekküllerin daimi tahavvülü halka hayat gücü sağlar. Sürekli çatışmalar, kesiksiz kavgalara müncer olur. Bir kabile dağıldığı zaman parçaları, kuvvetlenme yolunda olan başka kabileye katıldıkları için, cemiyet hayatı üzerinde kötü tesirleri sezilmez. Bir kabile savaşlar sırasında büyük nüfuz kazanırsa, onun reisi, mensup olduğu kabile yardımı ile tekmil budunun (kavmin) başbuğu olur. Başbuğ tebaasını ganimetler ve toprak mülkü ile doyurduğu nispette, hüküm sürmede müstakil olur ve idaresi altında birleştirdiği devlet de büyüdükçe büyür.”

Didaktik şiirlerden mürekkep Kutadgu Bilig’in bu konu ile ilgili aşağıdaki satırları dikkate şayandır:

"Devletin olması için, askere ihtiyacın var,
Askerin olması için servet dağıtman gerekir,
Servet edinmek için, halkın zengin olmalıdır.
Halkın zenginliğini ise ancak örfler sağlar.”

"Askerler toplanır, sağladıkları kazançlar nispetinde çığ gibi büyürler. Bilhassa daha fakir olan bozkırlar her an savaşa hazırdırlar. Ailelerini ve bütün varlıklarını beraber götürürler. Hayvanları gerekli hayat şartlarını her yerde bulur. Her zafer orduya katılanların mülkünü çoğaltır. Kahraman oymak reisi, oymaklarının "konglomera”sından sağlam siyasi bir kurul vücude getirebilirse, mensup olduğu oymağın desteği ile, hükümdar rütbesine ulaşır. Devletin başında kağan bulunur. Akrabalarını han rütbesi ile, kendisine tabi oymakların başına vali olarak geçirir. Kendisine sadık diğer eski yakınları ve taraftarları uygun rütbeler alırlar. Bu çeşit göçebe devletlerin, büyük ve dehşetli kudret teşkil ettikleri, bin yıl boyunca ortalığı titretmeleri ile sabittir.

Hun, Avar ve Moğol İmparatorlukları gibi, kuvveti kendisinde temerküz ettiren şahıs veya sülale ortadan kalktığı ya da oymakların "konglomerası” diğer sebeplerden dolayı dağıldığı zaman, oymaklar yeni bir iktidar çevresine bağlanarak yeni devlet kurarlar. Eski devlet adı yerine herhangi bir oymağın adı, ya da kıyına devletin harabeleri üstünde yeni devlet konglomerasının ittifakının adı kaim olur”.

Eskiden cedleri Hun oymak birliğine dahil olan Avar, doğuda Göktürk, batıda Bulgar konfederasyon unsurları bu şekilde kuruldu. Türk unsurları daha sonra Uygur, Karluk, Hazar, belki de Macar adı ile hayatlarını süre geldiler. Peçenekler, Uzların kalıntıları, Kumanların arasında Kıpçak devleti içinde eridiler.

Göçebe cemiyetlerin sürekli bir şekilde hep yeniden kabakalanması onların devlet teşkilatında ve unvanlarında da ifadesini bulmaktadır. Bir ailede peder ne durumda ise, hükümdar da göçebe devlet teşkilatında aynı durumdadır. Göktürk yazıtlarında: (komşu kavimlerin adları sıralandıktan sonra) budunun (halk topluluğunun) maddi refahı, halk tabakalarının, oymakların cemiyet içinde birlikte düzenli yaşamalarını sağlama, onları kuvvetlendirme ve yeni oymaklar katarak sayıca da çoğaltma, bahis konusudur.

Hun, Türk ve Uygur hükümdarlarının unvanları, Göktürk yazıtları, hükümdarın Gök Tanrısı tarafından tahta oturtulduğu inancını aksettirmektedir. Gök Tanrısı hükümdara, görevini başarabilmesi için, ferdi kabiliyet ve üstünlükler sağlamıştır. Bu Tanrı vergisi lütfu, Batı aleminde Yunanca "kharizma” sözü ile ifade edilir. Bu sıfat hükümdar ailesine de geçer ve sülalenin kanuni meşruiyeti inancı kökleşir. Herhangi bir hükümdar kharizmaya dayanan nüfuzunu yitirse bile, ailenin diğer üyeleri üzerinde müessir olmaz. Kötü hükümdarı ailenin diğer bir ferdi istihlaf eder. Yeni hükümdar, halk topluluğu tarafından değil, zadeganı teşkil eden oymak reislerinin muvafakatı ile tahta geçer. Verasetin kesin usullere bağlanması, Türk kavimlerinin ekserisinde, taht kavgalarını, kardeş savaşlarını doğurmuştur. Kabiliyeti (idoneitas-uygun olma) görüldüğü taktirde hükümdarın çocuğu, bilhassa büyük çocuğu (primogenitura) başta tahta namzettir. Bazen de, ecdattan kalan toprakların hükümdarı en küçük çocuk olur. Daha yaşlı kardeşleri sonradan kazanılan parçalarda saltanat sürerler. Buna klasik misal Cengizhan çocuklarının devleti bölüşmeleridir. Bazen de ailenin en yaşlı üyesi, (senioratus), tercihen ölen hükümdarın erkek kardeşi halef olurdu.

Çin kaynaklarına göre, Asya Hunlarının hükümdarı şan-yü veya tan-hu lakabını taşırdı. Ancak III. yüzyılda ilk defa Sien-pi kavminde kağan unvanı geçer. Daha sonra bu unvan İslâm’dan önceki ve İslâm alemi dışındaki Türkler tarafından benimsenmiştir. Hatta ilerde görüleceği üzere, Hazar tesiri altında, ilk Rus hükümdarlarının da en çok beğendikleri unvan bu idi.

Kağan’ın derece itibarıyla ilk zevcesine, katun ya da hatun denirdi. Bilindiği üzere, Macarcada hanım manasına gelen asszony da aslında hükümdar zevcesi demektir. Nitekim bugünkü kadın (katun) sözü de ancak hanım manası taşır. Katunlar çoğunlukla metbu oymakların ailesi efradından, bazen de yabancı sülalelerden, siyasi menfaatleri gözönünde bulundurularak sağlanırdı. Pek çok Çinli prensesler bu şekilde Türk, Uygur vb. Kağanlarının çadırlarında yerleşmiş, buna karşılık yine pek çok

Hazar, Kuman vb. prensesi de Bizans imparatorları ve Rurik halefleri ile evlenmişlerdir.

Han da hükümdar unvanıdır. Bazı çağlarda han ile hakan (kağan) arasında, Batı’daki imparator ve krala benzer bir derece farkı vardır. Kağan, Göktürk yazıtlarında ve Mahmud al-Kâşgarî sözlüğünde de geçer. Han unvanı halk dilinde daha sonra, kağan (hakan) yerine geçmiş ve onu unutturmuştur. İslâm aleminde Moğol fütuhatından önce sultan sözü han’ı arka plana bırakmıştır. Arapça sultan aslında "iktidar” manasına gelmekte idi. Gazneli Mahmud’un lakabları arasında sultana rastlanır. İlk Selçuk hükümdarlarından Tuğrul vb. bu lakabı Müslüman hükümdarlarının ulaşabileceği en yüksek unvan olarak taşırlar. Ancak bu değerini Orta Asya’da daha sonra kaybeder. Han sözü de aynı akıbete uğrar. Moğol cihan imparatorluğundan ayrılan devletlerin hükümdarları han unvanını taşıdıkları halde, XVI. yüzyıldan itibaren İran’da han vali, sultan da kaymakam, asri İran’da ise sadece "efendi” manasına gelmektedir.

Kağan’a (hakan) tabi cemiyet aristokrat mahiyet arz ediyordu. Aile efradından prensler (teginler) ve diğer zadegan (begler), yüksek rütbelere (buyruk) getirilirlerdi. İl, el adı verilen devlet, içine aldığı veya tabi kıldığı oymaklardan, kavimlerden terekküp eder, eğer bunlar savaşsız boyun eğmişler ise kendi beylerinin idaresinde kalmalarına müsaade edilir, onlar da hakanın ailesinden şad veya yabgu adı verilen bir valiye tabi olurlardı. Yabgu, Oğuz, Karluk hükümdarlarına verilen bir unvandı. Ancak bu unvan Kimekler, hatta, pek eski yabancı bir kavim olan İndo-Skitlerce de bilinmekte idi.

Yüzyıllar boyunca ortaya çıkan, gâh kaybolan, bugün açık olarak öğrenemediğimiz görevler ile ilgili Türk unvanları yüzleri bulur. Birkaç misal:

İlteber, Elteber: (= belki: yabancı, devleti ezen, pepen, yahut halk etimolojisidir) Uygurlardan bir kısmının ve Volga (İdil) Bulgarları reisi idi. Iduk Kut, İdi Kut: (=Tanrı tarafından gönderilmiş, kutsal unvan) Turfan’daki Uygurların hükümdar lakabı, Çur: Batı Türklerinden Tu-lu zümresinin reisi. Bu unvana Hazarlarda ve Peçeneklerde de rastlanır. Tudun: Göktürklerde Avarlarda ve Turun şeklinde Volga Bulgarlarında rastlanır. Yugruş: Avarlarda, Hırvatlarda, Karahanlılarda ve Kalaç-Türk menşeli Kılcı sülalesi emirlerince kullanılan unvandır. Mahmud al-Kâşgarî’ye göre bu rütbe kağandan sonra gelmektedir. Sagun: Karluk kavmi reisleri unvanı. Karluk hükümdarı ise Yabgu’dur. Kök Sagun: Semerkandlı Karahanlı sultanı unvanı. İrkin: Batı Türklerinden Nuse-pi oymak-grubunun reisinin unvanı. Köl İrkin: (Göl çapında alim). Uygurlardan bir zümrenin reisi. Bu unvan daha sonra Karluklarda geçer. İbn Fadlan’a göre X. yüzyılda köl irkin, yabgu vekiline verilen unvandır. Kündü: Hazarlarda hakanın vekili, Macarlarda en ileri gelen oymağın reisi=baş prens-Altaylı Tatarlarda oymak reisinin vekili. Bugünkü Moğollarda ancak küçük memuriyettir. Yula, Cula: (=meş’ale). Yalnız kadim şah adı olmakla kalmayıp, Bulgar-Türk sülalesi adı. Peçeneklerde unvan, Macarlarda ise Gyula şeklinde "ikinci eş hükümdar”. Tarkan, Tarhan: Asıl manası demirci olabilir. Madenlerin işlenişi ve kullanılışının, eskiden insan hayatında olağanüstü bir tesir icra ettiği şüphesizdir. Efsanevi tasavvurlarda bile bu, ifadesini bulmuştur: Demircilik Tanrı armağanıdır. Bundan da Demirci Tanrı mefhumu teşekkül etmiştir. Beşeri demirciler adeta insan üstü yaratıklardır. Alföldi yukarıdaki hususları işaret ettikten sonra, Eurasya bölgesinde Arilerde ve Ural-Altaylılarda demircilik ile hükümdarlığın aynı derecede bağdaştığını, belgeler göstererek tevsik eder. Bu sebepten ötürü tarkan sözü en eski bilinen kaynaklarda unvan olarak geçer. Başta kral vekili iken sonradan manası alçalarak asil olur. Son derece yaygın olan bu unvana, hemen bütün Türk kavimlerinde rastlanır. Tarkan yurt işgal eden Macar oymaklarından birine de alem olmuştur. Bu söze yer adları arasında da rastlanır.

Rütbelerin sıralanışına, çadırlıklarda, çadır kurmalarında, meclislerdeki oturum yerlerinde, ziyafetlerde et dağıtımında çok sıkı bir şekilde dikkat edilirdi. Netice itibarıyla, göçebe topluluklar ve devlet teşkilatı farkı oluşu bakımından, komşu imparatorluklardan Çin ve Bizans’tan geri kalmıyordu.

* * *

Askeri bakımdan da Çin ve Bizans’tan geri değildiler. Göçebe Türk kavimlerinin, ordu teşkilatı, techizi ve taktiği bakımlarından Çin, Roma, Bizans ve Rus’lara ne derece müessir olduklarını ilerdeki bahislerde sırası geldikçe göreceğiz.

Çin kaynaklarına göre, İmparator Yang-ti (605-615), Çinlilere, Türklerin gözcü koyma, tabur kurma tarzlarını tavsiye ile kalmıyor bu tavsiyeyi hayvanları otlatma ve yaşama şekillerine kadar teşmil ediyor.

Atlı göçebelerin kendilerine has tekmil yaşayış tarzı; büyük hararın ve sürülerin bakımı, büyük sürek avları bir çeşit savaş idmanı sayılabilir. Teşkilatlanma, binicilik, ok atma kabiliyetlerini geliştirmek için, yükseliş hamleleri, diğer tabirle tebaanın teşkilatlandırılması, yabancı komşuları haraca bağlamak için yapılan seferler, bol fırsat sağlıyordu. Onlarda, milli tesanüd duygusu, milli gurur ve milli gururun icabı kahramanlık çok erken gelişti. Bütün bunları Göktürk yazıtları çok iyi aksettirir. Bu kavimlerin olağanüstü başarılarının sırrını anlayabilmek için, çok eski veya nispeten yeni ve birbirinden dil, coğrafi saha, zaman bakımlarından ayrı kaynakların yukarıdaki görüşü teyit eden haberlerini zikretmeden geçemeyeceğiz.

Türk kavimlerini fatih yapan bu kahramanlık ve askerlik ruhu Hiung-nulara müteallik Çin kaynaklarında da inikas eder. M.Ö. 36’da savaşta ölen Hun hükümdarı Çi-çi’nin muazzam ve kendisini imha edecek Çin hücumunu beklerken aşağıdaki hitabede bulunduğu rivayet edilir:

"Boyun eğmeyeceğiz. Zira öteden beri Hiung-nular kuvveti takdir eder, tabi olmayı hakir görürler. Savaşçı süvari hayatımız sayesinde adı yabancıları titreten bir ulus olduk. Zira bilirler ki, savaşta muhariplerinin kaderi ölümdür. Biz ölsek de, kahramanlığımızın şöhreti kalacak, çocuklarımız ve torunlarımız diğer kavimlerin efendisi olacaklardır”.

Daha sonraki Çin kronikaları Göktürkler hakkında şunları yazarlar: "Savaşta ölmeyi şeref sayarlar, hastalanarak ölmekten utanırlar”.

Türklerin mukavimliği, kanaatkarlığı ve savaş araçlarını kullanmaktaki maharet ve idmanlı bulunuşları çok eski çağlardan itibaren Batılı komşuları arasında da ün salmıştır. Bizanslı Prikopios V. yüzyılda Sabirler hakkında şunları söyler: "Yerin sırtında insanlar yaşamaya başlayalıdan beri ne Yunanların ve ne de İranlIların kafasından, Sabirlerin kullandığı silahlar çıkmadı” der.

Muasır Arap ve Farklar, Türklerin gittikçe artan tarihi rolleri kendilerini gölgelendirmesine rağmen, onların birçok üstünlüklerini tanımaya mecbur oldular. Basralı Câhiz (vefatı 864) IX. yüzyıl ortalarında kaleme aldığı meşhur Risalesi’nde Türklerden sitayişle bahseder. Bundan birkaç cümleyi zikredelim:

"Eğer üstünde dayanmaya gelince, sınır eri, postacı, muhafız, mutaassıp bir harici (mezhep mensubu) bütün meziyetlerini bir araya getirseler bile alelade bir Türk ile boy ölçüşemezler.

Ahlaki vasıfları ise maddi değerlerini de aşar: Enerjik, canlı, faal ve zekidirler, kanaati miskinlik, savaştan feragati tereddi sayarlar.

Yeryüzünde, harpte sorumluluk la’netine uğramayan tek kavimdirler. Yurtseverlik, her kavmin taktir ettiği, bütün insanlığa şamil bir meziyettir. Bilhassa bu duygu Türklerde çok kuvvetlidir”.

XI. yüzyılda diğer bir Arap müellif İbn Hassul Türkler hakkında ayrı bir risale yazmıştır. Diğer konular arasında aşağıdaki satırlara rastlanır:

"Bütün kavimler arasında şecaat, cesaret bakımından Türklerden üstün, büyük hedeflere ulaşmak için onlardan daha dirayetli hiçbiri yoktur. Cenab-ı Hak onları arslan sıfatından yarattı.

Onlar bozkırlara, otsuz ve ocaksız çöllere de alışıktırlar. Zaruret halinde, pek aza kanaat getirerek gün geçirecek derecede dayanıklıdırlar. Göbeği kesildiği andan itibaren Türk, askerin başbuğu, bölgenin emiri olmaktan ve kendini zahmetli duruma sokmaktan başka birşey düşünmez”.

Bir Fars yazarından da iktibas etmeden geçemeyeceğiz: 1206’da yazılan Tarih-i Mubarekşah’a göre, yabancı bir ülkeye giden garibi fena akibet bekler. Bunun aksine Türkler "Müslüman bir ülkeye ulaştıkları zaman, orada saygı ve takdir görürler. Emir ve orduya kumandan olurlar.

Hazreti Adem’den beri bugüne kadar, para ile satın alınan esirlerin sultan olduğu hiçbir yerde görülmemiştir. Türkler müstesna.

Türkler denizin derinliğinde midye kabuğu içinde saklı inciye benzerler. Değerinin takdir edilmesi için denizi bırakarak kralların tacını, gelinlerin kulağını süslemesi gerekir”.